İbn-i Atâullah el-İskenderî  -4-

İbn-i Atâullah el-İskenderî -4-

İbn-i Atâullah el-İskenderî (rahmetullâhi aleyh) Hazretleri buyurur:

“Selef-i sâlihîn (geçmişteki sâlih zâtlar), insana «şükür» dedirtmek için onun hâlini sorarlardı. Bugün ise birinin hâlini soracak olsan; şükür değil, ancak şikâyet işitirsin!..”

[Bir hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere;

İsmail -aleyhisselâm- evlendikten bir müddet sonra, babası İbrahim -aleyhisselâm- onu görmeye gider. Kapıyı, kendisini tanımayan gelini açar. Hazret-i İsmailʼin rızık temini için dışarıda olduğunu söyler. İbrahim -aleyhisselâm- yine kim olduğunu belli etmeden ona; geçim durumlarının nasıl olduğunu sorar. Hazret-i İsmail’in hanımı ise çok şiddetli bir sıkıntı ve darlık içinde bulunduklarından şikâyet eder.

İbrahim -aleyhisselâm-:

“–Efendin eve geldiğinde kendisine selâmımı söyle; kapısının eşiğini değiştirsin!” deyip ayrılır.

İsmail -aleyhisselâm- eve gelip olan biteni öğrenince;

“–O gelen, babamdır. (Hâlinden şikâyetin ve şükürsüzlüğün sebebiyle) bana senden ayrılmamı emretmiş!” deyip evden ayrılır. Cürhümîler’den, başka bir hanımla evlenir.

İbrahim -aleyhisselâm-, bir müddet sonra gelip yine İsmail -aleyhisselâm-’ı evde bulamaz. Kendini tanıtmadan yeni gelinine de geçim durumlarının iyi olup olmadığını sorar. O da Allâhʼa hamd ve şükredip gayet huzurlu ve mesʼûd olduklarını ifade eder. İbrahim -aleyhisselâm- onlar için hayır duâlarda bulunduktan sonra;

“–Efendin geldiğinde selâmımı söyle; kapısının eşiğini güzel tutsun!” deyip ayrılır.

İsmail -aleyhisselâm- eve geldiğinde, hissettiği güzel kokudan yine babasının teşrif ettiğini anlar. Olan biteni hanımından öğrenince de:

“–O zât, benim babamdır. Evimizin şerefli eşiği de sensin. Babam, senin gönlünü hoş tutmamı ve seninle iyi geçinmemi emretmiş.” der. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 9)

Demek ki her insan, hâdiselere kalbî derinliğine göre bakar. Aynı hayat şartları; ham ve gâfil bir gönülde şikâyet ve isyan sebebi olurken; takdîre rızâ ve eldekine kanaatle zenginleşen bir gönülde ise hamd, şükür ve huzur vesîlesidir. Mühim olan, insanın hangi tarafı tercih ettiğidir. Nitekim Rabbimiz de;

“Şüphesiz Biz ona (insana, doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (el-İnsan, 3) buyuruyor.

Bunun içindir ki mânevî terbiye ile kalbi tekâmül ettirmeyi hedefleyen tasavvuf, aynı zamanda bir “şikâyeti unutma sanatı”dır. Allâhʼın takdîrine cân u gönülden râzı olarak Oʼnun rızâ ve muhabbetine erebilme gayretidir. Her hâlükârda Cenâb-ı Hakkʼa şükredip Oʼnunla dost kalabilme firâset ve basîretidir.

Günümüzde -maalesef- mânevî açlık sebebiyle ruhlar hasta, insanlık bunalımda. Rûhî buhranlar ve psikiyatrik rahatsızlıklar giderek artıyor. Fakirinde de zengininde de ayrı bir memnuniyetsizlik, stres, iç sıkıntısı, şükürsüzlük, şikâyet, hattâ isyan hâli göze çarpıyor. Zira huzur ve mutluluğu, yalnızca dünyevî menfaatlerde, maddî imkânlarda ve nefsânî zevklerde arama hırsı, ruhları daha da muzdarip kılıyor.

Hâlbuki Rabbimiz âyet-i kerîmede, gerçek huzura nasıl kavuşacağımızı açıkça beyân ediyor:

“Onlar, îmân edenler ve kalpleri Allâh’ı zikretmekle huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle itmiʼnâna (gerçek huzura) erer!” (er-Raʻd, 28)

“İnsan” kelimesi, bir rivâyete göre “üns” kelimesiyle alâkalıdır. Bu da onun dostluk, yakınlık ve ülfet kurma meyli ile donatıldığına işaret eder. Kul, Cenâb-ı Hakʼla olan ünsiyetini artırdıkça, gerçek huzura kavuşur. Bu huzura ulaşan bir kalp için de artık dünyanın sefâsı da cefâsı da âdeta bir çakıl taşı gibi ehemmiyetsiz hâle gelir. Yani Allah ile beraber olan bir kalp, müstesnâ bir mukâvemet/dayanıklılık kazanır.

Nitekim Allâhʼın en sevgili kulları olan peygamberler ve evliyâullah, en çok çile çemberinden geçen kimselerdir. Fakat onlarda hiçbir zaman asık bir surat görülmemiştir. Şikâyet ve sızlanma, onların lügatinde yer almamıştır. Bilâkis onlar dâimâ mütebessim bir çehre ile etraflarına huzur tevzî etmişlerdir.

Asr-ı saâdete baktığımızda, ashâb-ı kirâmın hastası vardı, fakiri vardı; fakat psikolojisi bozulan, rûhî buhrâna sürüklenen kimse yoktu. Zira onlar, îmânın lezzetini tadarak gerçek huzur ve saâdetin mânâsını idrâk etmişlerdi.

Bugün maddî refah seviyesi yüksek birçok kesimde, psikolojik buhranlar, hattâ intiharlar görülürken; asrın en ağır zulüm, işkence ve katliamlarına mâruz kalan Filistinli müʼminlerde bu tür vakaların görülmeyişi, son derece mânidardır.

Zira âhirete îmân edip Allah ile beraberlik ikliminde yaşayan ârif gönüller, ne kadar ağır iptilâlara mâruz kalırlarsa kalsınlar, Rab’lerine karşı hamd, şükür ve rızâ hâllerini aslâ bozmazlar. Yaşadıkları acılar sebebiyle gözleri yaşarıp kalpleri mahzun olsa da, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olmadığı şikâyet ve isyan dolu sözleri aslâ söylemezler.

Düşünmeliyiz ki bugün Gazze ve Batı Şerîa başta olmak üzere mazlum din kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hayatımızı mîzân edecek olursak, acaba yarın âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?!.

Şunu da hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ki pek çok İslâm beldesinde ümmetin mazlumları binbir çile çemberi içinde âdeta hayat-memat mücadelesi verirken, bizim küçücük dünyevî ve nefsânî meselelere takılıp sızlanmamız -Allah korusun- ilâhî gazaba sebebiyet verebilir!..

Diğer taraftan, “İslâm” kelimesi, “teslîmiyet” ile aynı kökten gelir. Buna göre mânen tekâmül etmiş bir müslüman, Cenâb-ı Hakk’ın acı-tatlı her türlü takdîrine rızâ gösterip O’nun murâdına cân u gönülden teslîm olan kimsedir.

Ömer bin Abdülazîz Hazretleri’ne;

“–Efendim, siz daha ziyade neyi seversiniz?” diye sorulduğunda, Hazret şöyle buyurmuştur:

“–Benim sevincim, yalnız mukadderâtımadır. Ben Allah Teâlâ’nın benim hakkımdaki her hükmünü severim...”

Demek ki evvelâ bizler Allah Teâlâ’nın bizim hakkımızdaki takdîrine rızâ göstereceğiz ki O da bizden râzı olsun.

Âyet-i kerîmede:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «Îmân ettik.» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) buyruluyor. Yani iki cihanda huzur, saâdet ve selâmet için yalnızca; “Ben Allâhʼa îman ettim.” demek kâfî değil. İlâhî imtihanlar karşısında Hak Teâlâʼya rızâ ve teslîmiyet göstererek bu îmânın ispat edilmesi gerekiyor. Gönül huzuru da ancak teslîmiyet nisbetinde nasîb oluyor. Dolayısıyla hâlinden şikâyet etmek, Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet noksanlığının bir alâmetidir.

Cenâb-ı Hak, kemâle ermiş müʼmin kullarının vasıflarını bildirdiği âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanları artan ve (hayatın değişen şartlarında) yalnız Rab’lerine tevekkül eden (Oʼna dayanıp güvenen) kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

Nakledildiğine göre Râbiatü’l-Adeviyye Hazretleri’ne:

“–Allah, kulundan ne zaman râzı olur?” diye soruldu. O da şu cevâbı verdi:

“–Iztırap ve mihnet içindeyken bile, nîmet içindeymiş gibi şükrettiğinde...”

Demek ki Hak dostu ârif müʼminler nazarında hamd ve şükür, sadece bolluk ve rahatlık zamanlarına mahsus bir kulluk vazifesi değildir. Onlar, hayatın acı-tatlı her safhasında Allâh’a şükretmeyi, değişmeyen vasıfları hâline getirmişlerdir.

Zira bu kulluk edebi, Hakkʼa yakınlığın en güzel vesîlelerinden biridir. Bu yakınlık da nîmetlerin en büyüğüdür. Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati ne güzel ifade eder:

“Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi hiç?.. Seni Dost’un kapısına ancak şükür götürür. Nîmet, (ham ve nâdan bir) insana, uyanıklığın zıddına gaflet de getirebilir. Şükretmek ise dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Dünyanın meşgale ve endişesine dalıp da âhiret için hazırlık yapmayı terk ve ihmal eden kimse, kendisini parçalamak için gelen bir aslana aldırmayıp üzerine konmuş sineğin derdine düşen ve bu basit meşgale yüzünden asıl tehlikeye karşı hazırlıksız yakalanan insana benzer.

Bu kimse, ancak zekâca gelişmemiş biri olabilir. Akıllı insan, karşı karşıya kaldığı aslan tehlikesi sebebiyle, sinekle oyalanmayı bırakır.”

[Bir sahâbî Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe:

“‒Hangi müʼmin daha akıllıdır yâ Rasûlâllah?” diye sordu.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdu:

“‒Ölümü sıkça hatırlayıp ölümden sonrası için en iyi hazırlık yapan kimsedir. İşte gerçek akıllı insanlar onlardır...” (İbn-i Mâce, Zühd, 31)

Bir başka hadîs-i şerîfte de şöyle buyruluyor:

“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesaba çekerek ölümden sonrası için çalışan; ahmak ise nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde Allah’tan (hayır) umandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)

Âhiretin unutturulmaya çalışıldığı modern bir câhiliye devrinde yaşıyoruz. İnternetin yanlış adresleri, televizyonun menfî programları, sosyal medyadaki bilgi kirliliği, şahsiyet ve karakteri bozan modalar, aldatıcı reklâmlar vs. ile gönüllere her taraftan katran dökülüyor, nefsânî ihtiraslar sürekli kamçılanıyor. Global kültürün dayattığı sun’î gündemlerle dünya telâşına boğulan toplumlar, en ciddî ve hayatî meselelerden gâfil hâlde ömür tüketiyor.

Âhir zaman fitnelerinin çoğaldığı günümüzde, müʼminler olarak, gündemlerimizi nefsânî ve şeytânî mihrakların belirlemesine izin vermeyelim. Küresel kültür istilâsının ve zamâne şerlerinin, dikkatimizi ve gayretimizi yanlış mecrâlara çekerek, gönül dünyamızı talan etmesine rızâ göstermeyelim.

Bunun için de İmâm Şâfiî Hazretleri’nin buyurduğu gibi;

“Kendimizi hak ile meşgul edelim ki bâtıl bizi işgal edemesin!”

Mü’min, dünyaya değil âhirete îman etmiş kimsedir. Dolayısıyla müʼminler olarak her zaman en mühim gündemimiz, âhiretimizi kurtarmak olmalı.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin izinden gidenler, dünyayı değil, âhireti tercih ettiler. Uhudʼda Efendimizʼin katʼî tâlimâtını unutarak ganîmet peşine düşenler, “Dünyayı isteyeniniz vardı!” şeklinde ilâhî bir îkaza dûçâr olurken; buna mukâbil canları pahasına Efendimizʼin emrine uyarak şehîd olanlar, “Âhireti isteyeniniz vardı.” şeklinde ilâhî bir iltifata mazhar olmuşlardı.[1]

Bizler de bu hakîkat önünde hâlimizi mîzân etmeliyiz: Dünya ile âhiret arasında bir tercihte bulunma mecburiyetiyle karşılaştığımızda, gönlümüzün pusulası dünyayı mı âhireti mi gösteriyor?..

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; muvaffakıyette de mahrûmiyette de, saâdette de felâkette de dâimâ;

“Allâhʼım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.”[2] niyâzında bulunuyordu. Böylece ümmetini, zor zamanlarda ümitsizlik ve isyana düşmekten, rahatlık zamanlarında ise gaflet ve rehâvete kapılmaktan îkaz buyuruyordu. Dünyevî safâların da cefâların da geçici olduğunu, bunlara aldanmamak gerektiğini telkin ediyordu.

Yine gönüllerde dünya meylinin artarak âhireti unutturmasına mânî olmak için de:

“Ölümü ve öldükten sonra ceset ve kemiklerin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen, dünya hayatının süsünü terk eder.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24)

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayın!” buyuruyordu. (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Unutmayalım ki dünyanın bütün sevinçleri de kederleri de uhrevî saâdet veya felâketlerin yanında bir “hiç” hükmündedir. Ebedî ve gerçek hayat olan âhiret karşısında, fânî dünya hayatı, âdeta deryâda bir damladır. Deryayı unutup damlada boğulmak, en büyük hüsran sebebidir.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:

“Dünya arkasını dönmüş gidiyor. Âhiret ise yüzünü sana dönmüş geliyor. Her birinin kendine has evlâtları (tâlipleri) vardır. Siz âhiretin evlâtları olun, dünyanın evlâtlarından olmayın!..” (Buhârî, Rikāk, 4)

Velhâsıl, en mühim meselemiz ve derdimiz, geçici bir süreliğine konakladığımız bu dünya misafirhanesi değil, ebediyyen kalacağımız âhiret yurdu olsun. Bunun için;

‒Son nefes, kabir, kıyamet, diriliş, mahşer, hesap, Sırat, Cennet, Cehennem gibi muazzam hakîkatler önümüzde dururken, ardımızda bırakacağımız dünyanın menfaatlerini elde etmek için, ebedî istikbâlimizi ateşe atmayalım.

‒Kalplerimiz; servet, şehvet ve şöhretin etrafında pervâne olmasın. Gönüllerimiz; mal-mülk, makam-mevkî ve para-pulun etrafında tavâf etmesin.

‒Rabbimizʼe âit olduğumuzu, Oʼnun mülkünde yaşadığımızı ve yine Oʼna dönüp hesap vereceğimizi, aslâ hatırımızdan çıkarmayalım.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Köleyi, ancak hizmetin için satın alırsın. Kölenin yiyip içip uyuması için satın alındığını hiç gördün mü?

Sen de satın alınmış bir köleden başka bir şey değilsin. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır.» (et-Tevbe, 111)

[Bu dünyaya meccânen / bir bedel ödemeden geldik. Fakat ebedî kurtuluşumuz için, bu cihandan bazı bedelleri ödeyerek gitmemiz gerekiyor. Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde:

“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56)

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Müʼminûn, 115) buyuruyor.

Dolayısıyla bu imtihan âlemine; Hakkʼa kulluk ederek Oʼnun rızâsına ermek ve böylece ebedî saâdeti kazanmak üzere geldiğimizi unutmayacağız. Cihan misafirhânesinde yerli ve kalıcı edâsıyla rahat rahat oturmayacağız.

Düşünmeliyiz ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Allah yolundaki gayretlerde hiçbir zaman yorgunluk, bezginlik göstermedi. “Ben tatildeyim, bir müddet beni rahat bırakın…” demedi. Bilâkis, gayret ve fedakârlıklarla, bilhassa da hidâyetlere vesîle olmakla dinlenip huzur buldu.

Efendimiz’in nebevî terbiyesiyle yetişen ashâb-ı kirâm da Allah için candan ve maldan nice bedeller ödediler. Allah Rasûlüʼnün İslâmʼa dâvet mektuplarını, kralların kelle uçurmaya hazır cellâtlarının önünde, îman cesaretiyle okudular. Kısa bir zaman zarfında İslâmʼı kıtalara taşıdılar. Allah yolundaki gayretlerden uzak kalmayı, kendi eliyle kendini ateşe atmak gibi büyük bir hüsran sebebi olarak telâkkî ettiler.

Meselâ Emevîler devrinde İslâm ordusu, İstanbul’un fethiyle ilgili nebevî müjdeye nâil olmak ümidiyle yola çıkmıştı. Ordunun içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh- da bulunmaktaydı.

Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken, Ensâr’dan bir zât, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören mü’minler; “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız!” âyet-i kerîmesinden hareketle:

“–Lâ ilâhe illâllah! Şuna bakın! Göz göre göre kendini tehlikeye atıyor!” dediler. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Ey mü’minler! (Yanlış anlamayın!) Bu âyet, biz Ensâr hakkında nâzil oldu. Allah, Peygamberʼine yardım edip dînini gâlip kıldığında biz, «Artık biraz da mallarımızın başında durup kazancımızı artırmakla meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Rasûlʼüne:

«Allah yolunda infâk ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. Bir de ihsanda bulununuz, zira Allah (iyilikte bulunan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.»[3] âyetini vahyetti.

Bu âyet-i kerîmedeki «kendi eliyle kendini tehlikeye atmak»tan maksat, bağ ve bahçe gibi dünya malıyla uğraşmaya dalıp Allah yolunda gayreti terk ve ihmâl etmektir.” (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972)

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, seksen yaşının üzerinde olmasına rağmen cihâdı terk etmedi. Sefer esnâsında vefât etti. Cesedinin İstanbul surlarına doğru ulaşabildikleri son noktaya defnedilmesini vasiyet etti. Böylece kendisinden sonra gelecek İslâm askerlerine hedef göstererek cesediyle dahî Allah yolunda hizmete devam etti.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâb-ı kirâm, selef-i sâlihîn ve şanlı ecdâdımız;

“...Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devam et!” (el-Hicr, 99) emr-i ilâhîsine uyarak, son nefese kadar dâimâ Allah yolundaki bir gayretten diğerine koştular. Canlarını ve mallarını Allah için seve seve fedâ etmeyi en büyük saâdet vesîlesi bildiler.

Meselâ 1. Murad Han, Bursaʼnın cennet gibi yemyeşil bahçelerinde safâ sürmek yerine, rahatını terk edip canını Allah yoluna bezletti. 1389ʼda Kosovaʼya gitti. Harp meydanında iki ordu karşılaşınca;

“–Yâ Rabbi! Bugün öyle bir zafer lûtfet ki bütün müslümanlar bayram etsin! Dilersen bu bayram gününün kurbanı da Murad kulun olsun!..” niyâzında bulundu.

Cenâb-ı Hak bu hâlisâne duâyı kabul buyurdu. Murad Hânʼa hem büyük bir zafer hem de şehidlik nasîb eyledi.

Fâtihʼin askerleri;

“İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!..”[4] hadîs-i şerîfindeki Peygamber müjdesine nâil olabilme iştiyâkına bürünmüşlerdi. Bizans’ın ok yağmurları altında, Rum ateşleri ve kızgın yağlar üzerlerine dökülürken İstanbul surlarına tırmanıyor ve büyük bir îman vecdi içinde;

“–Bugün şehid olma sırası bize geldi.” diyorlardı.

Fâtih Sultan Mehmed İstanbulʼu fethedip Peygamber müjdesine nâil olduğu hâlde, “bu şeref bize yeter” deyip bir kenara çekilmedi. Binbir sıkıntı ve zahmete katlanarak Trabzon Rum İmparatorluğuʼnu, Bosnaʼyı, İşkodraʼyı fethetti. Kendisini bu kadar yormamasını, biraz pâyitahtta istirahat buyurmasını söyleyenlere, gönlündeki gayret-i dîniyyeyi aksettiren şu muhteşem sözlerle karşılık verdi:

“Elimizde İslâm’ı tebliğ ve tâzîz imkânları varken, birtakım zahmetlere katlanmayıp ten rahatlığını tercih edersek, bize gâzi denilmesi revâ mıdır? Ehl-i küfre İslâm’ı götürmezsek, onların azgınlıklarına mânî olmazsak, huzûr-i ilâhîye hangi yüzle çıkarız?!”

Fâtih Sultan Mehmed, maddî-mânevî fetihlerle dolu bir ömrün ardından, 49 yaşında yine bir sefer esnâsında vefât etti…

Yavuz Sultan Selîm de 2500 kilometrelik bir mesafeyi; dağ, bayır, çöl ve orman demeden katetmiş, zamanının en kuvvetli devletlerinden biri olan Safevîler’in muazzam ordusunu perişan ettikten sonra, yine o güne kadar aşılamaz sanılan korkunç “Sînâ Çölü”nü geçmiş, Mısır Memlükʼlerini mağlup ederek İslâm ümmetinin birliğini temin etmişti. 1517’de Kâhire’den İstanbul’a dönerken de:

“–Gönül ister ki Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım (İspanyol zulmü altındaki din kardeşlerimi selâmete çıkarayım) sonra da Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a varayım!” diyerek gönlündeki engin fetih ufkunu ve tükenmek bilmeyen cihad aşkını dile getiriyordu.

Kânûnî Sultan Süleyman yetmiş küsur yaşındayken, vezirlerinin bütün îtirazlarına rağmen, ordunun başında sefere çıktı. Aylar sürecek bir yolculuğu at sırtında tamamladı. At üstünde dik durabilmek ve askerlerine dinç görünebilmek için sırtına kuşak gibi urgan sardırdı.

Kânunî Sultan Süleyman, ardında bıraktığı ihtişamlı saltanat devrine son mührünü vurduğu Zigetvar’da, ordusunu kumanda ederken, sefer esnâsında vefât eden dördüncü Osmanlı sultânı olarak ebedî âleme irtihâl etti.

Merhum Mehmed Âkif, ecdâdımızın din ve devlet yolundaki gayretlerini şöyle hulâsa eder:

Zannetme ki ecdâdın asırlarca uyurdu,

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıt’ada yer yer kanayan izleri şâhid,

Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücâhid!..

Bizler de canını ve malını Hak yoluna seve seve fedâ eden ecdâdımızı örnek almalı, onlara lâyık nesiller olmaya gayret etmeliyiz. Onların şanla, şerefle taşıdıkları emânetin, bugün bizim omuzlarımızda bulunduğunu unutmayıp dînimize, îmânımıza, vatanımıza, milletimize, bayrağımıza, velhâsıl millî ve mânevî değerlerimize sahip çıkmalıyız.]

Cenâb-ı Hak, cümlemizi gayret-i dîniyye sahibi, fedakâr, çalışkan, sâlih kullarından eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Âl-i İmrân, 152.

[2] Buhârî, Rikāk, 1.

[3] el-Bakara, 195.

[4] Ahmed bin Hanbel, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300.