Tasavvuf Üzerine-2

Tasavvuf Üzerine-2

TASAVVUFUN KÖKLERİ

Marifet alemi (tasavvuf) çok değişikdir. Kimi insan marifet alemi dendiği zaman bir köy kadar bilir. Bazısı bir kasaba kadar büyük bilir. Bazıları da, bir koca ülke kadar gözünde büyütür. Bazılarıda, dünyayı ve ahireti tahayyül eder, marifet alemini o kadar büyültür. Amma işin aslı hiç biri değildir... Ancak nasibi olan, tadan bilir... Bazı kimseler tasavvufun, seyr ü sülûkun ne olduğunu bilmedikleri veya nasibleri olmadığı için bu manevî yolun aleyhinde konuşmuşlardır.

Çünkü perdeli, hicablı kişilerin zannettikleri gibi bu manevî yollar, gelişi güzel sonradan uydurulmuş, icad ve ihdas edilmiş bid'at yolu değildir. Kökleri Ebû Bekir Sıddık ve Aliyyül-Murtaza Efendilerimize dayanan Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerine vuslat yoludur. Ciddî, Rahmani, ulvî, arifler, veliler yoludur. Hülasa Allah Teâlâ ve tekaddes haz-retlerinin kendisine cezbettiği ihlaslı aşıklar yoludur. Dürüst, müstakim, saf, her kötülüklerden müberra, gönül ehillerinin yoludur. Hak Celle ve Alâ hazretlerini, onun sevdiklerini sevenlerin yoludur. Nefisleri ölenlerin Hak'la var olanların yoludur. Bağrı açık, gözü yaşlı erenler yoludur.

Şeyhü'l-İslam Çivizade bile ancak basar, yani baş gözüne sahib olduğu için yanlış görüşünün neticesi, Mevlana Celaleddin Rumî -kuddise sirruh- hazretlerine sövmüş, bu küstahlığından dolayı bütün dünyanın (Muhteşem Süleyman) diye tesmiye ettikleri, hayranı oldukları Kanunî Sultan Süleyman Han tarafından vazifesinden azledilmişdir.

ANCAK SEYRÜ SÜLÛK YOLUYLA

Evvela: manevî yola talib olanlarda dürüstlük, tevazu, engin gönül, mülayemet, geçimlilik (herkesle) ihlas istikamet aranır.

İkinci olarak da: gayret, samimiyet, fedakarlık aranır.

Sözün kısası, marifetullah talibleri aradıkları gönül hoşluğunu ancak tasavvuf yolu ile elde edebilirler, istifade edebilmek için niyetlerin halis olması ve gayretlerin de Allah rızası için olması lazımdır.

Ancak seyr ü sülûk yoluyla, insan, ihlası, gayreti ölçüsünde kemale erer ve o zaman Kur'an ahkamını layıkı veçhile yerine getirebilir. Çünkü nefsi ölmüşdür. Hakla var olmuşdur. Dinî bilgisi, görgüsü tamdır. Edeb ve haya sahibidir, içinde, şüphe, vesvese, kuruntu diye bir şey kalmamışdır. Her an Rabbisini anar olduğu için gafil değildir, Îkanı, ihlası, istikameti kuvvet bulmuştur. Buna rağmen, namazı, niyazı, ibadeti, istiğfarı boldur, her meziyetler üzerinde toplandığı için Allah'ın dostu olmuştur.

Bu zümre, Kur'ân-ı Kerim'in ahlak, adab ve emirlerinden zerre kadar inhiraf etmek-den son derece korkarlar. En ince hususları seve seve büyük bir neş'e içinde ifa ederler. İslam yolunun tam tatbikçileridir. Çünkü nefisleriyle mücadele etmesini bilirler.

TERBİYE OKULU

Bazı kimselerin şeyhleri hakkında aşırı sevgileri dolayısıyle mübalağalı konuşmalarını vesile ittihaz edib de, manevî seyr ü sülûk yoluna ileri geri, yersiz, lüzumsuz sözler sarfetmek çok manasız ve hüsranı mûcibdir. Çünkü bu Hak yolu, istidadı olup da, kabul olunan Hak erlerini yetiştirme ve terbiye etme okuludur.

Sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ve ashab-ı kiram hazeratının yoludur. Sebepli olarak, kasıtlı olarak, tarikat, herkese yanlış anlatıldığı gibi, tenbel tenbel bir kenarda oturup, herkese el açmak, fertlere cemiyete yük olmayı değil, çalışma, yardımlaşma, fertlere, cemiyete hizmeti emreder. Çünkü Allah'ın rızası, çalışmakda ve hizmetdedir.

"Hatta bâr (yük) olma yar ol", sözü sık sık tekrarlanır.

Seyr ü sülûk için müracaat edildiğinde, Şeyh efendi her müracaat edeni hemen kabul etmez. Sîretine ve sûretine bakar. Niyetini halis, maneviyata kabiliyetli görürse istihare verir, layık görmezse tehir eder. Gayeleri gelişi güzel önüne gelenleri toplamak değil, layıkı veçhile gönül ehillerini teşhis edib onları kemale erdirmekdir.

Hakiki tarikat şeyhleri azamet-i İlahiyyeye olan vukufları derin olduğu için halkın kendilerine göstermiş oldukları itibar ve hörmetden dolayı Cenab-ı Hakk'a karşı boyunları daima bükükdür. Çünkü kendileri böyle hatt-ı hareketleri ne severler, ne de hoşlanırlar.

Fahr-i Kainat, Eşref-i Mahlukat, Habib-i Kibriyâ, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bile, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kendisine bildirdiklerini bilmiş ve bildirmiş; bildirmediklerini ise bildirmemişdir. Mürşîd-i kamiller verese-i enbiya oldukları için ancak kendilerine bildirilenleri bilirler. Zaman gelir, kendilerine arşdan ferşe kadar her şey gösterilir, zaman gelir ayaklarının topuğunu bile göremezler. Her şey Cenab-ı Vacıbü1-Vücud hazretlerinin emriyledir.

Bazılarına geniş tasarruf selahiyeti verilir, bazısından kısılır. Hülasa Cenab-ı Hakk'ın nasibi olmazsa, kul ne mertebede olursa olsun elinden bir şey gelmez.

Yeryüzünde Mürşid-i kamiller pek az bulunur, hatta azın da azıdır. Bunların da se-lahiyetleri Cenab-ı Hakk'ın kendilerine bahşetmiş olduğu ölçüdedir. Bir mürşid bir hastayı ziyaret etdiğinde veya bir hastanın şifaya kavuşması için dua ettiğinde yüzde yüz olarak şifa beklememelidir.

Fakat, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri, sevdiği bir kulun duası müstecab olması bakımından, onu vesile ederek, tıbben ölüme mahkum olan hastaların şifasını verir, yeniden hayata kavuşdurur.

MÜRŞİTLER...

Mürşidler, kemal ve fazilet ehilidirler. Ahlakları çok güzel olup, merhamet, şefkat, sehavet, tevazu, iffet, istikamet, basiret daha bir çok güzel huylarla muttasıfdırlar. Seyr ü sülûklarını ikmal etmişlerdir.

Her sülûkunu bitiren irşad makamına oturamaz. Ancak Allah Teâlâ'nın izzetlediği talihli kullara nasib olur. Daha ince düşünülürse seyr ü sülûk tamam oldu diye düşünülemez. Çünkü kulluğun ve derece almanın nihayeti yokdur. "İşim tamam oldu" diyenler, yanda, yolda kalmışlar, kendi noksanlarını görenler yol almışlardır.

Manevî yola talib olanların evvela kendi hal ve hareketlerini murakabe edib, tam bir ihlas üzere kazaya kalmış namazlarını tamamlamaya cehdetmeleri lazımdır.

Mürşid-i kamillerin yüzleri nurlu, her hal ü hareketleri mutedil, konuşmaları yumuşak ve güler yüzlüdürler. Herkesi severler ve herkes tarafından sevilirler. Dünya malına tama' etmezler,herkesin ihtiyacını giderirler, vakarlı ve heybetlidirler. Doğru sözlüdürler. Temkinlidirler, Medh, zem, nazarlarında aynıdır. Tenhaları, inzivayı, sessizliği severler. Hakk'ı söylerler. Münakaşadan sakınırlar, bulundukları belde için rahmet ve bereketdirler. Açlık, susuzluk, uykusuzluk kendilerine sevdirilmişdir. Ne zenginliğe talib olurlar, ne de fakirliği isterler. Kendilerine ne verilmiş ise onu nefisleri için daha hayırlı bilirler, ibadetleri, namazları, niyazları, istiğfarları çokdur. istekleri tekdir, o da Cenab-ı Hakk'ın rızası.

Yazmış olduğumuz sıfatlar ancak pek azıdır. Yoksa tâdât edilmek istenilse, sabiteler kitaplar kafi gelmez. Bu imtiyazlı zümre, Hâlık Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin her türlü iltifatına nail olan has kullarıdır.

Kısm-ı azamına keşf, keramet, tayy-ı mekanlık verilmiş, fakat onlar bunu bir tamamlık olarak görmemişler, Allah'ı layık-ı veçhile bildikleri için, bir öğünme, böbürlenme vasıtası yapmamışlar, bilakis kendilerini toprakla bir telakki etmişler, bu hallerini kimseye hissettirmemişler, gizlemişlerdir. Mürşid-i kamu Mevlana Ziyâeddin el-Kadirî el-Hindî -kuddise sirruhu-:

- Çok konuşanlar bu mevzuda yalancılardır. Cenab-ı Hak kendisine güzel haller, keşfler vermiş olsaydı, gizlemesini de bilirlerdi.

buyurmuşlardır. Bu yüksek dereceli keramet ehli olan zat Medine-i Münevvere'de ikamet ediyordu. 1985 tarihinde ahirete intikal etmiş ve Cennet-i Bakıa'ya defnedilmişdir.

Seyr ü sülûka ragib olanların ikinci yapacakları şey, nasıl ki kaza namaz ve oruçlarını tutmağa başladıkları gibi, üzerinde kul hakları varsa, onlara olan borçlarını ödemeleri, kalblerini kırmış gücendirmiş bir hali varsa onların da gönüllerini alıb rahata kavuşması lazımdır.

MÜRŞİT ARARKEN...

Üçüncü mühim olan hakiki bir mürşidi taharri edib,onu bulduğunda onun hal ve kali kendisine sevimli geliyorsa ancak o zaman teslim olmalıdır. Dikkat edilecek asıl nokta, şeyhin Cenab-ı Hakk'a karşı vaziyetini tesbit etmek ve ondan sonra karar vermek olmalıdır, acele etmemelidir.

Dördüncü; sülûka girmeyi isteyen kimsenin ihlası kuvvetli ise Allah Teâlâ hazretleri kendisinin önüne en layıkını çıkarır, her iltifat edene aldanmamalı.

Zamanımızda bazı diyaneti zayıf kimselerin, hatta kadınların bile böyle mühim vazifeye istekli ve heveskar oldukları söylenmektedir.

Çok dikkatli, uyanık ve zeki olmalı. İnsan kendi ahmaklığı yüzünden yanlış akîdeli bir kimsenin eline düşerse, Allah muhafaza eylesin! eski halini bile kaybeder.

Ya Rabbi:

Bizleri, kendini, ulühîyetini onlara bildirdiğin tanıttığın salih, sadık, muhlîs kimselerle hemdem eylediğin gibi gene onların güzel hal ve hareketlerinden nasîbdar eyle.

Amin.

İLİM ve TAKVA ZARURETİ

Hadis-i şerif'de buyurulmuşdur.

"Alimler peygamberlerin varisleridir."

Alim, yani varis-i enbiya demekdir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ı bilen, seven, korkan ve emirlerini ifa edenler ancak bunlardır. Hatta Abdü'l-Vehhab Şaranî - kuddise sirruh-ümmî olan mürşidi Aliyy'ül-Havvas hazretlerinden daima büyük sitayişle bahsederdi. Ümmî idi ama bütün hakayık-ı ilahiyyeye agah idi. Hatta Hak celle ve ala hazretleri bazı kullarına istisnaî bir hafıza kuvveti veriyor ve onların arasından kuvvetli müfessirler ve mühaddisler zuhûra getiriyor. En çok hadis-i şerif rivayet eden Ebû Hüreyre radıyallahü anh'de bunlardan bir tanesidir.

Mürşid-i kamiller arif-i billah olanlar, halka karşı yapdıkları hizmetten dolayı en ufak bir talebte bulunmaz. Hatta Allah Teâlâ'ya yapdıkları kulluğa karşı da en ufak bir karşılık beklemezler, karşılık beklemenin kulun Cenab-ı Hak indindeki derecesinin düşmesine sebep olacağını bilirler.

Cenab-ı Hakkı layıkı veçhile bilemeyen, korkmadan daimi masiyet işleyen kimsenin ne kadar zahirî bilgisi olursa olsun, ona alim demek muvafık olmaz. Çünkü bilmiş olsa idi, masiyete cür'et etmez, kendisini Allah'ın emirleri yolunda, kemale erdirmeğe gayret ederdi.

Muhterem Üstaz Mahmud Samî Hazretleri ehemmiyetine binaen mükerreren anlat-mışlardı:

Akrabalarından salih bir zatı, zamanın padişahı daima yanında oturtur, kendisine büyük bir hörmet gösterir, ikramda bulunurmuş. Bu, o zamanın Şeyhü'l-İslam'ının hasedini mucib olmakda imiş. Nihayet bir vaktini bulmuş, zahiren büyük rütbe sahibi olmasına rağmen, o salih zatı davet etmiş, Allah'dan korkmadan, kahve içirmek suretiyle ölümüne sebeb olmuş.

Bu kıssadan alınacak ibret: Bir insan ne kadar zahirî ilme sahip olursa olsun, kalbin-de Allah sevgisi ve Allah korkusu kuvvet bulmamış ise, nefsinin yardımıyla yapamayacağı kötülük yoktur.

EVLİYAULLAH ve ASHAB

Amma Evliyaullah, Allah'ın ve sıfatlarının arifi olup imanlarında ihsan derecesine varan kişilerdir. Hak Teâlâ bu gibi nimetlerinin en üstününü onlara bağışlamışdır. Kim olursa olsun en yüksek derecelere vasıl olsa da kulluk mes'uliyetinden kurtulamaz. Farzlar, onlar için de farzdır, haramlar da haramdır. Peygamberlerin dereceleri en yüksekdir, sonra sahabe-i kiram hazeratı, onları takib eder. Evliyaullahın derecesi ne kadar yüksek olursa olsun sahabenin derecesinde değildir. Hatta Rasûlullah Efendimiz hazretlerinin senasına mazhar olan Veysel Karanî hazretlerinin dahi makamı ashabın derecesine ulaşamaz. Gayb alemini, insanların kalblerindeki sırları, zihnindeki fikirleri eksiksiz olarak ancak Allah Teâlâ bilir, insanlara yapılan tazim de, ancak diyanetleri ölçüsünde olmalıdır. Aşırı tazim ve hörmetlerden sakınmalı. Mübalağalı hareketlerde bulunup işi ifrat derecesine götürmek doğru değildir.

GAVSU'L-AZAM ABDÜLKADİR GEYLANİ'DEN...

Gavsu'l-Azam Abdülkadir Geylânî - kuddise sirruh- buyurur:

- Allah yolunun yolcuları tasavvuf erbabı, kalblerin ve batınların bekçileridir, koruyucularıdır. Halkın kalblerini batıldan, kötü ahlakdan, menfi temayülden, duygu ve ihtiraslardan korurlar. Allah'dan başkasıyla değil, bil'akis, yalnız Hak ile kaim olurlar. Yalnız Hak ile birlikde bulunurlar. Allah'dan gayri için değil, bil'akis sırf Allah için amel işlerler.

Gene buyurur:

- Tasavvuf erbabı Allah'a kavuşuncaya kadar, kederlerine ferahlık, yüklerine hafiflik, gözlerine karar, maruz kaldıkları sıkıntılara genişlik... yokdur. Onların Allah Teâlâ'ya kavuşmaları ise iki çeşiddir.

Bunlardan biri daha dünyada iken özleri ile Allah'a kavuşmalarıdır ki bu nadirdir.

Diğeri de ahiretde kavuşmalarıdır. Allah Teâlâ ve tekaddes Hazretlerine kavuşdukları zaman kendilerine bir atıyye ve ferahlık gelir. Bundan önce ise musibetleri devamlıdır.

-Tasavvuf ehli: Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin lütuf taamından yediler. Ünsiyet şerabından içdiler, yakınlığının kapısını müşahede ettiler. Sırf haberle kanaat etmediler. Bilakis mücahede ettiler. Sabretdiler. Sıkıntı ve meşakkatlere katlandılar. Tahammül gösterdiler. Hem kendilerinden, hem de diğer insanlardan ve bütün fanilerden geçdiler. Öyle ki onların nazarında hayır, apaşikar bir hale geldi. Bablarına vasıl oldukları zaman o da onları terbiye etdi. Tezyin etdi. Onlara hikmetleri ve ilimleri öğretdi. Kendilerini mülküne muttali kıldı. Gerek göklerde ve gerekse yerde O'ndan başkasının bulunmadığını; verenin de mani olanın da, hareket ettirenin de, durduranın da, takdir edenin de, hükmedenin de, aziz kılanın da, zelîl edenin de, musallat edenin de, emrine verenin de, kahredenin de... ancak ve yalnızca O olduğunu kendilerine öğretti.

- Tasavvuf erbabının meşgalesi, sahib bulundukları maddi, manevi nimetleri etrafındakilere saçmak ve halka rahat ve huzur getirmektir. Onlar ganimet toplarlar ganimet dağıtırlar. Allah Teâlâ fazlından ve rahmetinden ganimet alırlar, toplarlar ve onu fakirlere ve darda kalmış fakirlere, yoksullara dağıtırlar. Hibe ederler. Borcunu ödemekden aciz kalmış borçluların borçlarını öderler. Onlar sultanlardır. Fakat dünya sultanları değil. Zira dünya sultanları ganimete konarlar, fakat ganimet dağıtmazlar.


 

RASÛLULLAH'I SEVMENİN ALÂMETLERİ

(Şifâ'dan)

Rasulullah'ı seven bir mü'minde şu alametler görünmelidir. Yoksa sevgisinde sadık olmamış olur.

Birinci alamet: Rasulullah'a uymak, Onun sünnetini işlemek, söz ve fiillerine tabî olmak emirlerini yerine getirip yasak ettikleri şeylerden kaçınmak. Zorlukda kolaylıkta, darlıkta genişlikte, sıkıntılı anında neşeli, rahat anında, öfkeli halinde sükünetli halinde her zaman ve her yerde onun edepleriyle edeplenmek.

İkinci alamet: Hazreti Peygamberin dini konulardaki emirlerini, teşvik ve tavsiyelerini kendi nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmek.

Üçüncü alamet: Hayatımızın her safhasında Allah'ın rızasını, insanların kızmasına ve kınamasına tercih etmek.

Dördüncü alamet: Kim bir şeyi çok severse; onu çok anar. Meşguliyetlerimiz arasında bile Peygamber Efendimizi çok hatırlamak ona bol salat ü selam getirmek.

Beşinci alamet: Ona kavuşmayı çok arzulamak. Şüphesiz ki, her seven sevdiğine bir an evvel kavuşmayı ister.

Altıncı alamet: Onu anarken büyük bir hürmet içinde olmak. Onu huşu ve hudu içinde zikretmek. Onun ismini işittiğinde içi sızlamak.

İshak et-Tücyibî şöyle diyor: Rasûlullah (s.a.s.)'ın ahirete irtihallerinden sonra, ashab-ı kiramı ne zaman O'nu anarlarsa huşu ve hudu içinde vücutları titrer ve ağlarlardı.

Bunu Rasûlullah (s.a.s.) Efendimize olan sevgileri ve ona olan ta'zîmleri yaptırırdı.

Yedinci alamet: Rasûlullah (s.a.s.)'in sevdiği kimseleri ve sevdiklerini sevenleri sevmek. Onlara buğzedenlere düşman olmak. Zira bir kimseyi seven, onun sevdiğini de sever.

Sekizinci alamet: Allah ve Rasûlüne düşman olanlara, düşman olmak. Onun dininde bidatler çıkartıp sünnetine muhalefet edenlerden uzaklaşmak. Onun sünnetine aykırı olan her şey kendisine sevimsiz olup ağır gelmek.

Allah Teâlâ buyurur ki:

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah'a ve Rasûlüne muhalefete kalkışan kimselerle sevişir bulamazsınız. Velev ki o muhalifler babaları, oğulları veya kardeşleri veyahut hısım ve hemşehrileri olsun." (Mücadele suresi: 22)

Dokuzuncu alamet: Kur'an-ı Azimi sevmek. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) onunla doğru yolu buldu ve insanları onunla hidayete sevketti onun ahlakı ile ahlaklandı.

Onuncu alamet: Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizm ümmetine çokça şefkat ve merhamet etmek, onlara nasihat etmek, daima onların yararına çalışmak ve müşküllerini gidermek.

Onbirinci alamet: Rasûlullah (s.a.s.)'ı sevdiğini iddia eden kimsenin dünyaya metelik vermemesi.