Nasıl Bir Kulluk?

Nasıl Bir Kulluk?

Abdülkadir Geylâni kuddise sirruh buyurur:

– Ubûdiyeti tahakkuk eden ve marifete eren kişi, Allah’dan zâtını kendisine göstermesini yahud göstermemesini veyahud kendisine bir şey vermesini veya vermemesini istemez. Ârif, Allah’dan böyle taleblerde bulunmaz. Çünkü o, artık fâni olmuş, Allah’ın varlığında, sevgi ve muhabbetinde boğulmuşdur. İşte bunun içindir ki, bu mertebeye erenlerden biri şöyle der:

– Allah Teâl_â’dan istekde bulunmak benim neyime? Ben O’nun kuluyum. Efendisinin yanında kölenin irâde ve ihtiyacı olur mu?

Bu söz ne kadar hoşdur.

Âbid ve zâhidin dünyada şiddetle iştiyak duyduğu şey kerâmetlerdir. Âhiret iştiyakları da cennetlerdir. Ârifin dünyadaki iştiyakı imân selâmetidir. Yâni dünyadan imânlı olarak göçebilme arzusudur. Ahiretdeki iştiyakı ise cehennem ateşinden halâs bulmakdır. Ârif, bu iştiyakından bir an bile sıyrılamaz. Tâ ki onun kalbine hâtifden şöyle deninceye kadar:

– Bu endişe ve telâş neye? Sâkin ol! Sâbitlerden ol! Sende imân sâbitdir, yerleşmişdir. Müminler imânlarının nûrunu senden alırlar. Sen yarın şefeatçisin. Sözü kabul edilecek kişilerdensin. İnsanlardan bir çoğunun cehennemden kurtulmasına sebeb olacaksın. Şefaât edenlerin efendisi olan peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in yanında bulunacaksın. Bu endişe ve telâşını bırak. Başka şeylerle meşgul ol!

– Mümin dünyaya gelince ona bakar, onu arzular, ister. Kalbi onunla dolar. Fakat görür ki dünya da kendisine sahib olmak istemektedir. Bunun üzerine onu boşar. Yani ona olan sevgisini geri alır. Sonra âhirete talip olur. Onu bulur. Bu sefer kalbi onunla ve onun sevgi ve iştiyaki ile dolar. Ancak bu sefer de mümin onun kendisini kayd altına almasından ve Allah’tan gâfil edip O’ndan uzak bırakmasından korkar. Neticede onu da boşar. Yani kalbinden çıkarır. Onu da dünyanın yanına oturtur.

Vazifelerini eda eder, daha sonra aziz ve celil olan Allah’ın kapısına varır. Çadırını oraya kurar. Onun eşiğine yaslanır. Allah’dan başka hiç bir şeye kalbinde yer vermez. Yalnız O’nun hakkı olan sevgiye hiç bir kimseyi ve hiç bir şeyi ortak etmez.

Hakiki Zenginlik

Seyyid Abdülkâdir kuddise sirruh buyurur:

– Zenginlik Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin sevgisine bağlanmak ve bu sevgi ile bütünleşmekdir. Fakirlik ise Allah'dan uzaklaşmak ve kendini ondan gayrı varlıklarla zengin saymakdır. Hakiki zengin Hâlık Teâlâya yakın olmak sûretiyle kalbî zafer kazanandır. Fakir ise Allah Teâlâ ile kalbî yakınlık sağlayamayan ve bu zaferden mahrum kalandır.

Kim ki bu zenginliği arzu ederse dünya sevgisini de âhiret sevgisini de, dünyadakilerin ve âhiretdekilerin sevgisini de, Allah'dan gayrı ne varsa onların sevgisini de kalbinden çıkarsın. Eşyayı teker teker kalbinden atsın... Orada yalnız Allah ü zül-celâl velkemal hazretlerine yer bıraksın.

Burada bahsedilen zenginlik, gönül zenginliğidir. Fakirlik ise Allah'ın sevgisinden mahrum olmakdır.

Allah ile zengin olan kimsenin, neş'esi, huzûru, kederi hep Allah için olur. Dünyevî ve uhrevî mevzûlar gönlünü, kalbini meşgul etmediği için daima ferahlık içindedir. Çünkü bir kula Hak Celle ve alâ hazretleri sevgi kâsesinden içirir ise, onda tek sevgi kalır, o da Hak Teâlâ hazretlerinin sevgisidir. Sevgiye gark olan gönülde ise sevgiliden gelen her şey, hatta musibetler, yokluklar, akla hayâle gelmeyen kederler, imtihanlar, bal helvası gibi tatlı gelir. Çünkü o Rabbısını yakınen bildiği tanıdığı ve itaât etdiği için, sadr'ı genişlemiş, Allah'ın sevgisiyle kendisini dahi unutmuş, hiç olmuşdur. Hiç olanda, yokluğu bulanda nasıl olur da dünya ve âhiret sevgisi bulunabilir?

Allah sevgisine nail olamayan gönül sahibi ise hakiki fakirdir. Kalbi mutmain olmadığı için daima sıkıntı içindedir, kendisini şek ve şüphe istilâ etmişdir. Hayrı-şerri ayırt edemez. Öfkelenir, her şeye itiraz eder, aklı, gözü başkalarının malında olur. Her ne kadar sıhhatli ve madde zengini olsa da, kendini daha zenginleriyle mukayese eder, taksimatı ilâhiyeye razı olmaz, üzülür, daima yüzü asıkdır, gönlü daralmışdır. Haseddir, merhametsizdir, geçimsizdir, çünkü Cenab-ı Hak'dan uzakdır. İşde bunlar hakiki fakirlerdir.


(Altınoluk Sohbetleri 6. shf. 79-85)