Müslüman Daima Kurtarıcı Olacak

Müslüman Daima Kurtarıcı Olacak

Muhterem Sâdık Dânâ Efendi Hazretleri ile Sohbet... (5)

- Bu sohbetimize Hac hasretinizden başlasak efendim. Önceki sohbetimizde o hasreti bir nebze ifade etmiştiniz. Bu seneniz burada geçiyor, biraz duygularınızı anlatır misiniz efendim?

- Hakikaten hac çok mühim bir ibadet. İmâm-i Âzam efendimiz kırkbir kere, başka bir rivayete göre elliüç kere hac ettiler. Ama uçakla mi? Nerde?.. Ya deveyle ya da merkep üzerinde Bağdat'tan Haremeyn'e geldiler. Bağdat'la Hicaz arası herhalde o zamanki bineklerle gene bir kaç ay sürerdi. Bir de dönüşü var. Demek ki vaktinin yarısını haccın ehemmiyetine binaen hac yolunda ifna ediyordu. haccın mühim olduğuna alâmet bu. çünkü meşekkatler ziyadeydi. Hac'da çok sırlar var. Hem bedenî ibadet, hem mâlî ibadet, hem tefekkürî ibadet. Bazı mekânlar vardır, başka yerde ayni şeyler gönüle gelmez. Hicaz'da cenab-i Hak gönüle değişik tecelliler ilka ediyor. İnsan bir çok şeylere vukûfiyet peyda ediyor. böyle olunca tabi hac çok mühim bir ibadet. Bazı kimselere hac mükerrerin nasib oluyor. Bazı kimselerin maddi varlığı olduğu halde bu mübarek yol ona kapanıyor. Uğraşsa da nasib olmuyor. Bu da iste ayrı bir tecelli. Bazı insanlar var ki maddi imkânları olmadığı halde ihlâsının neticesinde bedeller veya başka imkânlar zuhur ediyor. Bu ilâhi ziyafetten nasibini alıyor. Bu da cenâb-i Hakkin ayrıca onlara bir ikramı ve lutf-u ihsanı olmuş oluyor. İlk gittiğimizde daha huzurlu oluyordu. Tabi gittikçe o itiyat haline geldi. Ayni huzuru bulamadık. Huzurun artması icâp ederken maalesef alışkanlık haline geldi. Hatta Hazreti Ömer (r.a) Hac ibadeti biter bitmez tabii hale gelmemesi için hacıları hemen memleketlerine gönderirmiş. Yeni gidenlere tenbihatım sudur ki; orada huşûu ihmal etmeyin. Kendi kalbî dünyanızla meşgul olun, mâlâyâniye girmeyin, oradaki manevi tecellilerden istifade etmeye bakin. cenâb-i Hakkin türlü turlu tecellîleri var. Bazı isler var orada hakikaten bir saatte bitecek gibi, bakıyorsun on saatte bitmiyor. Uzun sürebilecek bir şey de hemen bitiveriyor. cenâb-i Hakk'ın oraya has bir tecellisi. Tabiî hacca gittikçe de insanin rûhaniyeti farkında olmadan inkişâf ediyor. Büyük hayır hizmetlerinde bulunanlar ekseriyetle mükerrerin hac yapanlardır. haccın manevi tecellileriyle sahâvet, merhamet ve şefkat inkişâf ediyor. Onların tabiî gönlü acılıyor, dolayısıyla eli acılıyor, en iyiyi de kolaylıkla seve seve yapabiliyorlar.

- Cenâb-i Hak fırsat verir efendim inşallah, gene hac nasib olur.

- Cenâb-i Hak mukadder etmişse... Gönül istiyor ama, gönlün istemesi de kâfi değil, her şey ilâhî tecelliye bağlı tabiî.

- "Ne güzel yüz sürmek" buyurmuştunuz gecen ziyaretimizde efendim.

- Tabiî elhamdülillah. Evvelce hacca gitmek çok meşakkatli olurdu. Cidde'de rıhtım yok. Vapur denizin açığında demir atar. Kayıktan büyük, mavnadan küçük bir çok şeyler vardı, onlar gelir vapura yanaşır. Vapurdan, bir kaç metre yukarıdan atlayacaksın. Talim yani, komando gibi. Bizim başımıza da geldi. Sağa baktım sola baktım. Kimseden kimseye fayda olmuyor, herkes kendi başının çaresinde. Fakir de atladım, belim epeyce zedelendi. Oradan çıktık delilin evine gittik. Delilin evi de tabi eski yapı. Merdivenlerden iki uç kat çıktık. Sıcak. Bir taraftan Sıcak bir taraftan sinek. Cidde böyle ibtidâi idi. Yollar çamur içinde, kayda değer bir otel yoktu. Yalnız meşhur bir Grand Otel vardı "Fındık Kebir" isminde. Yatak da yok isin tuhafı. Evvelce sundurmalar olurdu menzillerde hasırdan. Bunlar artık yenmiş yenmiş hasır bitmiş. İki tarafı bos kalmış. Şöyle onbeşer yirmişer santim. Oraya sıkışıp yatacak yatan kimse. böyle bir otel iste Fındık Kebir. O kadar ibtidâi idi her şey. Lakin kalbler huzur içinde.

Hacca ilk gidişim 27 yaşında oldu. Resulullahın makberi şerifinin üzerindeki örtü lime lime olmuştu. Agavat odasına girdim, bu örtüleri yaptırmak istediğimi söyledim. Bana "senin gibi yüz kişi kendini verse bu perdeler yine de yaptırılamaz" dediler. Örtüler ipektendi, Osmanlı devleti tarafından Yaptırılmıştı ve isçiliği fevkaladeydi. Çürüdükten sonra bir daha da yaptırılmadı.

- İlk haccınız miydi efendim?

- İlk haccımızdı. Sonra petrolün getirdiği zenginlikle oralar çok değişti. Simdi imkânlar had safhada. O zamanlar tabi her şey bu güne göre çok meşakkatliydi. Deliller pasaportu alırlar giderler. Onu nasıl takip edeceğiz başlı başına bir is. Bazan sabaha kadar zor elimize geçerdi pasaport. Mekke'de Mısır Oteli vardı, oranın yegâne oteli oydu. Orada döner vantilatör vardı. Air condition o zamanlar yoktu tabiî. O otel 30 riyaldi. 30 riyal olmasına rağmen yarısı bostu. Demek ki bütün dünyada mâli vaziyet fazla müsâid değildi. 30 riyal bizim paramızla 20 liraydı. Türk parası o zaman kıymetliydi. 60 kuruş verirdik koskoca bir Suûdî gümüşü alırdık. Bizim paramız o kadar kuvvetliydi.

Mekke-i Mükerreme'de kalabalıktık. Kalabalıktan pek hoşlanmadım. Kalabalık ibadete mâni oluyor. Malâyâni konuşuluyor. Medine'de ise tek başıma bir yerde kaldım. Hakikaten çok huzurluydu. Delilin evi kıble tarafında kırk elli metre ilerde. Ama son gün hastalandım ve yardımcısız kaldım. Koskoca bina, kapı kapı koşuyorum, bomboş. Demek ki refike de ihtiyaç var. Evvel refik olacak sonra tarik. Öyle bir gün geçirdik.

- Efendim ilk haccınıza hayli genç yasta gitmişsiniz. O günkü şartlarda 27 yaşında başka hacca giden yoktur herhalde Türkiye'den.

- Evet, dört beş kişi çıkmıştık hepsi hepsi. Ben hatta dua ettim "ya Rabbi hiç yoksa seksen yüz kişi gelsin" diye. O zaman seksen yüz kişi hayli rakamdı. Kaçak olarak uç beş kişi giderdi böyle. Biz tabi İtalya'dan aldık pasaportu.

- Henüz serbest bırakılmamıştı değil mi efendim hacca gitmek?

- Bırakılmamıştı. 1947 senesinde oldu. Tabiî insan daha duygulu oluyor. Fahr-i Kainat (s.a.v) efendimizin huzûr-u âlîlerine geldim, orada insanin gözü ve gönlü daha yaşlı oluyor. Baktım ki Makber-i şerif üzerindeki o perdeler Osmanlı'lardan kalma. Hepsi de lime lime olmuş. "Lâilâheillâllahul melikül hakkul mübîn", böyle ipekten fevkalâde perdeler. Gönlümden geçti, "nasib olursa bu perdeleri ben yaptırayım" dedim. Orada Agavat1 odası vardı. Oraya gittim. Oraya meğerse girilmezmiş bile. Ne bileyim, öfkelendiler filan. Fazla da ileri gitmediler. Sonra Onların başkanı vardı. Ona "Benim vaziyetim böyle böyle, dedim. Makber-i Şerif'in perdeleri çok yıpranmış. Onları yaptırsam "Dedi ki, "senin gibi yüz kişi kendini verse o perdeler yine de yaptırılamaz". Adamcağız Türkçe de biliyordu. Eski bir Osmanlı vatandaşı idi.

- Niye Öyle söyledi efendim. Hakikaten pahası Öyle olduğu için mi yoksa başka bir sebeple mi acaba?

- Pahasıda Öyle. Ama esasında onu Çürüdükten sonra bir daha koydurmadılar, yani koydurmuyorlar o da var. Bende hatta 70 bin lira vardı. Bak o zaman gençlik ve fedâkarlığa. Ben dedim bu 70 bin lirayı tamamen vereyim bu perde yapılsın. Kendime göre bir plan yaptım, ama kabul edilmedi. Böyle insanin güzel güzel hatıraları oluyor.

- Efendim belki şundandır, o zamanlar fakirlik çoktu dünyada. Fakirlik çok olduğu için bu perdeyi yaptırmaya kimsenin gücü yetmez gibi gelmiştir onlara...

- Evet öyle gibiydi. O zaman o perdeyi gene yaptıramazdım ben. Yani o perdenin isçiliği çok fevkalâde. İpek hem de sırma islenmiş... Koca devletin yaptığı perdeler. Osmanlılardan kalma.

O zaman Hicaz'da geçim şartları da dardı. Böyle fazla yiyecek falan da yoktu. Meyve dendiği zaman nar vardı. Başka da bir şey gelmezdi. Nar kimin elinde kalırsa o onu alır yerdi.

- Efendim o zaman tasavvufî gruplar var miydi Hicaz'da?

- Tabiî onu bilemeyeceğim. Gittik kendi halimize göre hac ettik. O zaman da gene kati bir anlayış vardı. Pek bir şey yapılamıyordu muhakkak.

- Efendim hacca gitmek o zamandan bu zamana bir problem olmuş. Gecen gün de meselâ uçağa binenleri çıkarmışlar. Bu niye Böyle oluyor?

- Hikmetini Allah bilir. Ayrıca orada da o kadar itinâ edildiği halde tam bir tanzim edemediler. Evvelce Arafat'tan Müzdelife'ye gelmek on saat sürüyordu. Halbuki insan yürüyerek en fazla iki saatte gidebilir. Simdi yollar açılıyor, dünyanın yatırımı yapılıyor ama rahat bir hac edilemiyor. Menâsik hac tabiî zor. Ayrıca bir taraftan da köstekleyen bir zümre var galiba.

- Efendim çok eski zamanlara baktığımızda hac çok meşakkatli. Develerle falan gidiliyor. Yahut daha sonra trenle gidiliyor. Yani zorluk var. cenab-i Hakkin hikmeti, simdi de gidiş-gelişçe bir takım engellemeler çıkıyor. Herhalde haccın faziletinin artması için bu tip engeller tabiî oluyor.

- İşte Allahua'lem. Hem tabiî Başka kuvvetler tarafından önlenmek isteniyor. Bir taraftan da hakikaten onlar da fazla hacı gelir, idare edemeyiz diye endişe ediyorlar. Bu gün gelen hacı her halde 1.5 milyon filandır. Ama bu yirmi beş sene evvel gene ayni miktardı. Adedi artmadı. Onu bir turlu arttırmıyorlar. Tam serbest olsa, 1.5 milyondan 10 milyona fırlayıverir. Sonra meselâ otobüs yasak, o yasak bu yasak. Bir tek tayyâre serbest. Gidebilen zümre tabiî mâli vaziyeti müsâid olanlar. Türkiye'de maddî refah olduğu için elhamdülillah o da çok fark etmiyor. Tabiî ilk defa gidenler bazı Menâsik bilemiyor. bazı hatalar oluyor. cenâb-i Hak kabul eylesin.

- Efendim meselâ şöyle bir şey var. Benim dedem Fahri Kiğılı bindir zorlukla giderdi. Oradan getirdiği hediyeler de seccâdelerdi, takkelerdi. Hatta Medine-i Münevvere'nin teberruken toprağını getirirdi. Herkes bu toprağı bereket olarak, en mûtena bir hediye olarak saklardı. Sanayicin getirdiği hayat şartlarının çok hareketli olması, nefsânî temayülleri artırıp ruhaniyeti azaltması huccacı çarsı pazara yönlendiriyor. Bu sebeple eski rûhaniyeti fireli olarak devam ediyor.

- Çarsı Pazar pahalı olmasına rağmen Başka dünya piyasalarına göre biraz daha hesaplı oluyor. hesaplı olduğu için tabi onun da tesiri oluyor. Bir şeyler getirmeye gayret ediyor. Bir ara herkes Japon sobası getirdi. Sonra televizyon. Hatta anlatıyor birisi, bir kadın televizyon almış. Hareme falan gitmemiş huzuru kaçmış bu televizyonu çalarlar diye. Tabi o da Başka turlu bir şeytan olmuş oluyor. Velhasıl dünya muhabbeti girince ukba muhabbeti zayıflıyor.

- Hatta efendim Pakistan mefkûresini ortaya atan İkbâl Hac'dan dönenleri karşılar. Hacılar İkbâl'e hediyeler verirler. İkbâl kendilerine: "Uhrevi Medine çarsısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddi hediyeler, takkeler, tesbihler, seccadeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Hediyeleriniz içinde Hz.Ebu Bekir'in sıdkı ve teslimiyeti; Hz. Ömer'in adaleti; Hz. Osman'ın imanı, hayası ve cömertliği; Hz. Ali'nin heyecan ve cihadı var mi? Bu gün bindir ızdırap içinde kıvranan İslâm Dünyası'na gönlünüzden bir Asr-i Saadet heyecanı verebilecek miyiz?" diye sorar. Yani demek ki eskiden yapılan şeyler daha ruhâni imiş.

- O zamanlar dünyada refah diye bir şey yoktu. Medine-i Münevvere'de iki sokak vardı. Şar'ul Ayniye, bir de ona muvazi hurma çarsısına çıkan bir sokak. Bütün Çarsı pazarı o kadardı. Hatta orada bir dükkan vardı o biraz fantezi kumaş satardı. O da metresi 35 riyal, bizim paramızla 20 lira. Bomboştu. Müşteri bulunamazdı. Ben giderdim Böyle hepsi ayağa kalkarlardı bir şey alacağım diye.. Yani evvelce aslanın ağzındaydı para kazanmak, her yerde öyle. Simdi yüzlerce mağaza var hepsi de is görüyor. Yani refah, hem hicazda yoktu hem dünyada yoktu.

- Bu da kalbî hayati herhalde olduruyor.

- Tabiî refah biraz etkiliyor. İşte Abdulkâdir Geylânî hazretleri "cenâb-i Hak sevdiği kullarını darlık içinde yaşatır" diyor. "Onların ellerine dünyalık geçerse bilir ki cenâb-i Hak, onlar dünyaya dalacaklar. Onun için cenâb-i Hak az bir kuluna hem dünyalık hem de marifet verir, o zümre çok azdır" buyuruyor. Abdulkâdir Geylânî hazretlerinin kendisi gibi. Zengin ama dünya hiç onu sarsmıyor. Tabi bu da mühim bir olcu. dünyada refah arttıkça gaflet de onu takip ediyor.

- Efendim Sâmi Efendi üstadımızla herhalde hayli haclarınız oldu. O haclardan neler hatırlıyorsunuz?

- Muhterem Üstadımız efendimizin her şeyi ölçülüydü. Bütün gayreti ibadete devam. Beş vakit hareme devam ederlerdi. Yatsıdan sonra yorgun gelirdik, o yorgunluğa rağmen gönülleri olsun diye üç Beş kişiye sohbet ettirirdi. Lüzûmsuz yere sağa sola gitmezdi. Ekseriyetle rehberler hacıları alıyorlar meselâ; bu buranın evi, su su mahalle diye gezdiriyorlar. Beytullah'da ya da Ravzâyı Mutahhara'da ibadet etmenin yerini tutar mi o? Fakat hacılara o daha tatlı geliyor. Bilmem sunun evini gördük, yahut sunu gördük filan. Halbuki Üstadımız bize hiç nefes aldırmazdı. Haremden eve, evden hareme. Bir de davetlileri kabullenirdi. En son güne yakın çarsıya çıkılırdı. çarsıya çıkması da Üstadımızın yarim saat sürmezdi. Hemen bir heyecan bir heyecan. Halbuki Üstadımızın heyecanlanmasına lüzûm yok, ama tatbik ediyor onu nefsinde, mübtedî imiş gibi. Tesbih alırdık, kına alırdık vesaire. Şunu şunu şunu derdi. Yarim saatte hepsi biterdi alacağı vereceği.

Üstadımızın o güzel hâli tabî kimsenin gözünden kaçmazdı Hicaz'da. Görenler gayri ihtiyarî "bu değişik zat kimdir?" diye sormadan yapamazlardı. Oranın adâbı neyse ona riâyet ederdi. Onun hali hepimize örnekti. Daha evvelce de anlatmıştık. Oradaki herkes Üstadımız için hürmete şâyandı. Bevvâb2 olsun, bilgili olsun bilgisiz olsun, hepsine ayrı ayrı hürmet ederdi Üstadımız. Hatta önceleri kapıda ayakkabıları bevvaplar alır, çıkarken de yine onlar verirdi. Simdi o adet kalktı. Üstadımız, haremin hizmetkârı oldukları için Onların elini öpmeye kalkardı. Biz de hayret ederdik. Aslında hayret edecek bir şey yok. Dikkat etsen, sen de öpsen keşke onun elini. Üstadımızın iltifat, hürmet ettikleri o müstesnâ hizmetkârlar simdi de hâlâ Haremde. Yaşlı da olsun, nasıl olursa olsun ayni vaziyeti yürütüyorlar.

Üstadımızın husûsiyetlerinden biri de "Bâr olma yâr ol"adabına itina etmesi idi. Üstadımızın hakikaten meşrebi yâr olmaktı, hiç kimseye yük olmazdı. Hatta Mekke'nin en sıcak günlerinde, yahuttu soğuk günlerinde (biz hem soğuk hacca gittik, hem sıcak) bir defa olsun "bir şerbet verin, soğuk şerbet içelim, hava da bu gün soğudu, bir çay yapın" demezdi. Bunlar hiç yokdu. Bu da cenâb-i Hakk'ın verdiği istisnâi bir hal. Bazı büyükler bunu tatbik ediyorlar. Tabiî kendileri de farkında olmuyorlar. Üstadımızın o en sıcak günlerde bir defa olsun su istediğini hiç bilmem. Gece de fakir yanlarına iki termos koyardım, bir şerbet bir su, artık az bir şey içerlermiş galiba o kadar. Öyle, sunu verin bunu verin, sunu yiyelim bunu yiyelim, o meşrepte değildi Üstadımız.

- Ama efendim herhalde siz hiç birisini söyletmiyordunuz. Üstadımızın hiç bir şey istemesine fırsat vermiyordunuz?

- sıcak yerlerde buram buram terlerlerdi, ama su verin şerbet verin buyurmazlardı. Yiyecek konduğunda da Öyle. Ne konmuşsa, ondan biraz yerlerdi. Gıdaları da oydu.

- Efendim, siz daha evvel istemeden veriyordunuz muhakkak.

- Bazan yapabiliyordum, bazan da yapamıyordum belki. İnsanin gafil zamanı da oluyor.

- Dünyalığı iyice azaltmışlar efendim. dünya ile alaka iyice kesilmiş.

- Tamamen kesikti. Vücût dünyada, fakat alaka yok. Uykusu gayet az. Zaten uyku olarak da şöyle hafif dalarlardı o kadar. cenâb-i Hak iste o büyük zatlara ona göre mukâvemet de veriyor. Uykuya karşı mukâvemet, açlığa karşı mukâvemet.

- Efendim riyâzat yapmışlar mi hayatlarında?

- Riyâzati tavsiye etmezlerdi. Bazan erbaîne girenler oluyor. O netice vermez buyururlardı. Gümüşhâne dergâhında az bir yağsız çorba verirlermiş. Aksam da 21 tane behisni üzümü. Gıda bu. Hatta Öyle bir hal gelirmiş ki başlarını tutamazlarmış. Ama gıdayı aldıktan iki üç gün sonra nefis eski haline gelirmiş. Seyr u suluk Üstadımız gibi ehli tarafından yaptırılırsa o zaman erbain yapmaya da lüzûm kalmıyor. Allah'ın izniyle nefis kendiliğinden bertaraf oluyor.

- Hayatları zaten kifâyet kadar, sizin de Öyle. Hayat bir erbaîn olmuş oluyor.

- Külfeti ihtiyâr etmezlerdi hiç. Azlık çokluk muvâfık değil. Üstadımız zâhiren nâfile oruç tutmazlar gibiydi. Ama her halleri oruçlu. çünkü gıdayı çok mahdut alırlardı. Birisi gelir ikram ederdi. Kendisi de bir iki lokma alırdı. Tabiî her ziyaret edeni kabul ettiği ve ona ikramda bulunduğu için nafile oruç ta tutamazdı pek. fırsat olmazdı. Yalnız eyyâm-i bîyz oruçlarını tavsiye ederdi. Arabî ayin 13-14-15'inde oruca devam edenler, Bütün sene oruç tutmuş gibi oluyorlar. Hac yolculuklarında buradan karayoluyla Şam'a gidilirdi. Doğrudan tayyâre yoktu o zamanlar. Oradan Medine'ye tayyâre ile.. Medine'de 15-20 gün kaldıktan sonra hac ifâ edilir, tekrar Medine-i Münevvere'ye donulurdu. Bir müddet kalınır, oradan tekrar Şam'a gelinirdi. Şam'da da bir kaç gün kaldıktan sonra İstanbul'a dönüş yapılırdı. Bir hac seyahati gene iki ay kadar sürerdi.

- Medine sanki bir hasret yeri gibi efendim, gidiliyor donuluyor.

- Üstadımız ihvânı terbiye etmekten ziyade kendilerini terbiye etme yolunu tercih etmişti. Yani kendini terbiye ettikçe ihvan da terbiye edilmiş olur dolayısıyla. Bazı veliler dâima derler, sunu yapın bunu yapmayın, sunu yedin bunu yemeyin. Üstadımızın ağzı kilitli. Akran gibi refik. Hatta bilakis o arkadaşına hizmet etmek de isterdi. Altınoluk'ta çıkmıştı, bir defasında Seyyid Hasen efendinin evinde kaldık. Alt kati rutûbet, orta kata eşya doldurmuşlar, üst katin basamakları da böyle yüksek. üst katta güzel bir oda var. Üstadımızı oraya çıkarmanın imkânı yok. Düşündük en alt kat zemine yerleştirelim. Sildik süpürdük, hayli uğraştık ama gene ona göre. Hatta yılan da çıkıyordu orada. Gündüzleri çıkıyordu, dolaşıyordu sonra kayboluyordu. Bahsettik Üstadımıza. "Kendi hallerine bırakın" buyurdular, telâş göstermediler. böyle bir evde Ramazan geliverdi. Sahur yemeğini validemizle hazırlardı Üstadımız. Benim aşağı inip almam lâzım, merdivenler son derece dik. Kıyamadığımız için en zemin kata oturttuk. Koca tepsiyi aldığı gibi Üstadımız, yukarda peydâ olurdu. "O benim çocuğum yerinde ben onu terbiye edeceğim" demezdi. çok uğraştık önleme imkânımız yok. Zil koydum. Zile basardı, ben fırlardım ama orta katta yine karsılaşırdık. Hakikaten her bakımdan numûne idi. Yani sunu yapın bunu yapın diye ihvandan beklemek filan yok. İhvanı kardeş telakkî ediyor. Affetmede, hoş görmede emsâli yoktu. Her şeyini kabullenirlerdi muhatabının. Kabullendiği gibi hataları da örterlerdi. İlk defa kendileri ile hacca gittiğimizde, 20 kişi falan oluverdi. Efendim biz hizmet edeceğiz. Asli yok, o da bir kabiliyet. Kuru kuru hizmet olmaz. Suriye hududuna gittik, Cilvegözü'ne. Gümrükte baktım, bavulunu alan gitti, bavulunu alan gitti. Hizmet edecek olanlardan kimse kalmadı. İkimiz kaldık topu topu. Ama Üstadımız buna üzülmedi. Onlar şöyleydi böyleydi hiç. Hep hoş görme tarafı. Vardık Hicaz'a o yirmi Beş kişi giderler gelirler, fakat vaktinde gelmezler. Üstadımız onları teker teker eritti. Sonunda üç kişiye indik. çünkü herkes yapacağım der ama bir şey de yapamaz.

Beş vakit Harem-i Şerif'e devam ederlerdi, Medine-i Münevvere'de iken. Hatta bazan da yorgun yorgun geliyoruz validemiz mektup yazdırmaya kalkıyor, üstadımıza. O yorgun yorgun onun mektuplarını da yazarmış.

- Hatta efendim Harem'in inşaatı sırasında alt katta o tahtaların arasında abdest tazeleyip haremden dışarı çıkmazlarmış. O tahtaların arasında her vakit için yeniden ibrikle abdest alırlarmış.

- Oraya gidip gelmek de meseleydi yani. İşte azim, büyük insanların azmi. soğuk sıcak tesir etmez.

soğuk aldıklarında çok giyinirlerdi, kat kat battaniye falan örterdik. Öyle idare edilirdi.

İbrâhim aleyhisselâm menâkıbını çok okurlardı Hac'da. Yani istisnâi yaratılış. Mürşîd-i Kâmillikten daha başka. çok ilerisi Üstadımızın vaziyeti. Sonra hiç kimseye karışmaz. Su hakiki mürşitmiş su değilmiş bunlar hiç bahis mevzuu olmaz. Herkesle dost. cânip efendi vardı Bursa'da, güzel sesli, böyle karşıda da komşu. O da herkesten icâzet aldım der, ders verirdi. Ona selâm söyler "o kadirîye selâm söyleyin" buyururlardı. Herkesin iyi tarafını yakalamaktı hasletleri. Bir gün hatta bir hayır isinde Adanalı bir zengin tutmuş bin lira vermiş. Halbuki o zamana göre 100 bin lira vermesi lâzım. Herkes onu ayıplıyor. Is üstadımıza aksediyor. Bir sohbetinde "evet su zat çok sahâvetlidir su is için su kadar para verdi" buyuruyorlar. Herkesin ağzını kapatıyorlar. En ehemmiyetli yerden yakalamak lâzım kurtarmak için.

- Efendim bir gün bahsetmiştiniz. Şîi'ler Bağdat'ta zincirlerle kendilerini dövüyorlarmış. Bütün kardeşler taaccüple bakarken O "bunlar da ehli beyt hürmetine inşaallah kurtulurlar" diye temennide bulunmuşlar.

- Tabiî hep iyiye yönelmek. Hicaz'da da meselâ bir defa olsun şunlar kati kimselerdir filan, en ufak bir sözü yok. Müslüman daima kurtarıcı olacak. Kurtarıcılık tarafına gidecek. Yoksa tefrika arttıkça artar.


"Harem-i Şerife Büyük Hizmet Veriliyor"

Yeni haremi şerif binası yapıldı. Hakikaten yaptıran için de Büyük bir şeref. Eski bina yirmi donumdu. Yeni bina yüzyirmi dönümden biraz az. En güzel malzemelerle beş misli büyütülmüş oldu. Evvelce tuvalet yoktu. Simdi her katta kırkar ellişer veyahutta yüzer kabine şarıl şarıl sularla yıkanıyor. Huccac veya ziyaretçiler oraya giriyor. Mesela birden bire dışarı çıkmak icap etti. Gidiliyor haremin her tarafında abdesthaneler var. Bir dakika içinde insan ihtiyacını görüp ibadetine devam edebiliyor. Her taraf mermer ve çok temiz. Bine bin metre uzaklık genişlik ve derinlikteki bir sahada granit işlenmiş tamamen. böyle Büyük bir meydanda granit de ayrı bir ferahlık veriyor. Helaların altındaki girişte otopark var. O otoparkta bir-iki bomba hadisesi falan olduğu için ihtiyaten açamıyorlar. Temizliğe çok dikkat ediyorlar. O mermer sütunların, yerlerin her gün bastan aşağı aşırı derecede temizlenmesine ihtimam, itina ediyorlar. Yani hakikaten dünyadaki en bakımlı ve temiz olan bir müessese denilebilir. Her gece o halılar bastan aşağıya süpürüldüğüne biz şahidiz.

Mesela Harem-i Şerifte dört beş boy Kur'an-i Kerim var. Bu Kur'an-i Kerimler her gün teker teker cinsi cinsine bir parmak kadar bile en ufak ileri geri olmayacak şekilde dizilirler. Düzene o kadar dikkat ediyorlar. Sonra müfettişler gelip ufak bir hata gördükleri zaman çalışanları çağırıp "bu böyle olmaz" diye ikaz ediyorlar.

Mekke-i Mükerreme'den Zemzem-i şerif getiriliyor. Kaç tanker bilmiyorum. Soğuk zemzem bazı insanlara dokunduğu için bu sene ilik zemzem termoslarına yeşil işaret vermişler. İsteyen sıcak zemzem içiyor isteyen Soğuk içiyor.

Meselâ ramazanda iftar ettikten sonra iftar edilen meydanı temizlemek için 15-20 tane yeni temizlik arabaları almışlar. Evvelce elle temizleniyordu. Simdi o arabaları yürütüveriyorlar, ne varsa çekiyor. Yani on dakika içinde o kadar yağlı taslar tertemiz hale geliyor.

Yeni binanın hakikaten yapımı çok güzel. cemaat kolaylıkla giriyor. Serinletme teşkilâtı var. Kisin hafif bir rüzgâr estiriyorlar. O da ayrı bir sıcaklık veriyor. Mermer bina çok Soğuk olması lâzımken onu da o şekilde önlemişler. Hakikaten Harem-i Şerif'e ve Mescidi Nebevi'ye Büyük emek veriyorlar. Siyasi hususları bilemem fakat görünen birşey varsa hizmetleri çok kuvvetli.

O zamanlar bile muhterem Üstadımızın dili hep iyiye alıştığından Suud hükümeti için "hacılara iyi hizmet ediyorlar" derlerdi. Ve hakikaten de oraya seve seve paradan sakınmadan hizmet ediyorlar. Haremi Şerif'in genişletilmesi ne rakamlara baliğ oldu Allah bilir. Körfez harbi çıkmasına rağmen onu bekletmediler sebat ettiler, sonunda da yaptırdılar. Bu da hakikaten Fahd için çok güzel bir not. Sonra iki önde iki yanda iki geride 6 yerde asansör var. Otomatik merdivenler. cumaları onları isletiyorlar.10-15 dakikada dam tamamen cemaatle doluyor. O şekilde Mescidi Nebevi bir misli daha genişlemiş oluyor. Dönüşteki iniş te ona göre, o asansörler muazzam çapta şeyler. Yapılan şeyler de fuzuli değil.

Yine kubbeler var. Meselâ yazın çok sıcaklarda acıyorlar kubbeyi yukarıdan gayet güzel bir hava geliyor. Ama açılırken filan en ufak bir ses çıkmıyor. Bir bakıyorsunuz açılmış, bir bakıyorsunuz kapanmış. Mimari bakımdan çok muvaffak olmuşlar. Halbuki koca kubbe nasıl gelir nasıl gider.

Sonra hakikaten namazlara çok itina ediyorlar, vaktinde kılıyorlar. Meselâ ne demek sultan gelecek, bilmem su gelecek kıyamet kopsa vakti gelince ezan okunuyor, namaz kılınıyor. İmamlar da hakikaten itinalı, ağır ağır sükûnetle namaz kıldırmaya çok dikkat ediyorlar. Huzurlu bir şekilde. Yani hiç bir zaman bir dakika namazın vaktini tehir etmiyorlar.

Türkiye'de olduğu gibi orada da artık hutbeler uzun okunuyor. Ahir zamanda namazlar kısalacak hutbeler uzayacakmış. O tahakkuk etmiş oluyor.


Dipnotlar: 1 Agavat: Rasûlullah'ın mescidinde hizmet eden kişiler. 2 Bevvab: Haremeyn'ü kapıcıları.