İster edib, ister müfessir, muhaddis, fakih veya kelamcı olsun, ilmin hangi dalında derinleşmiş bulunursa bulunsun, dünyadan ve dünyevî arzulardan, mal ve makam sevgisinden, halkdan ve bütün dünyevî lezzetlerden, zevklerden kalben yüz çevirip kendini marifetullah yoluna vakfetmedikçe, dinin hakikatlerini haliyle ve kaaliyle yaşamadıkça avamdan sayılır.
İnsan öğrendiğini Allah için öğrenecek ve Allah için yapacaktır. Şeriatın bütün hudud ve adabına riayet edecek, ibadetlerine dikkat ve itina gösterecektir. Allahü Teâlâ'nın ve Resulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin sevmediği şeyleri terk edecek, kalbini mal ve makam sevgisinden temizleyecekdir. Dünyayı hakir ve kıymetsiz görecek, ahireti de gönlünden çıkaracak. Firdevs cennetlerine bakmayacak, Allahü Teâlâ'nın sevgisini kazanmak uğruna bütün gayret ve himmetini yalnızca, Allah'a, onu tanımağa, sevmeğe ve kulluk etmeğe tahsis edecektir. İşte böyle bir kimse havastan sayılır. Eğer böyle yapmayıp ağyardan birinin zevkine gönlünü kaptırırsa bu vadide helak olur. İşte bütün tehlikeler bu yolun inceliğindendir. Bu hususa dikkat edemeyenlerin onda dokuzu helak olur.
Bu kesret denizinin dalgalarına kendini kaptırmayan Allah'a tahsis-i nazar eden bir kimse gizlenmiş inciyi bulur ve seadete erer. Hazine içindeki sırra vakıf olur. İşte bu kullar için, Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuşdur ki:
- Bizim tarafımızdan nail olabilecekleri en güzele nail olanlardır. (Enbiya suresi 101)
- İşte bunlar fevz ü felaha erenlerin ta kendileridir. (Nur suresi, 52)
- Ve Rabb'in onların sadırlarında neyi gizlediklerini, neyi açığa vurduklarını bilir. (Kasas suresi, 69) (Tevhide Giriş, Faslü'1-Hitab tercümesi)
Alim İmam, Rabbani arif Ebu Yakub Yusuf bin Eyyub el-Hemedani kuddise sirruh buyurmuşdur ki:
"Herkes dini kendi mertebesine göre yaşar.Cenabı Hak'tan da ona göre muamele görür. Şöyle ki: Bütün farzların bir kalıbı bir de ruhu vardır. Dinin emirlerine, kendini layıkıyla teslim etmeyen, amellerini layıkıyla edaya gayret göstermeyen kimse, din büyüklerinin, muhtelif mertebelerdeki kimseler için olan sözlerini birbirleri ile karıştırır, tezaddan kurtulamaz. Birbirleriyle tezad teşkil etmeyen bu sözlerin izahında, birbiriyle tezad teşkil eden çok sözler söylenmiştir. Bunları, bu izahları yapanların mertebelerini, seviyelerini görmekle anlayabiliriz.
Salik, büyük ihlas ile sülükuna devam ettikçe manevi yollar açılır, Kur'an'ın manalarını anlamağa başlar. Bu sayede kendi nefsinin ayıplarıyla meşgul olmağa vakit bulamaz ki, başkalarının ayıplarıyla uğraşsın. Artık bundan sonra, şunu bunu itham etme derdinden kurtulur. Sonra da muhlislerin ayaklarının nerelerde kaydığını ve nerelerde mekr-i ilahîye maruz kaldığını anlar. Bundan sonra sırrının basiretine, esrar-ı gaybiyye görünür. Onlarla bir müddet meşgul olur, kendini anlar, yani nefsini bilir. Bundan sonra da kul, Cenab-ı Hak Teâlâ hazretlerinin kulu olmanın başlangıcına gelir. Allah'ı bildikten sonra da anlar ki peygamberlerden sonra Allah'ın kitabını en iyi anlayanlar hülefa-i raşidindir. Allah cümlesinden razı olsun. Çünkü onların sırlarının temizliği ve kalblerinin bütün kötülüklerden müberra olması onları Hakk'ın müstesna lütuflarıyla bu makama getirmiştir.
Eğer peygamberlerden sonra bu hulefai raşidinin Kur'an'ı anlamağa hazırlayıcı ikazları, sualleri ve tavsiyeleri olmasaydı, herkes yolda kalırdı. Körlerin, ellerindeki asalar hep onların verdikleridir. Gözlülere de nur saçmışlar .Yollarını aydınlatmışlardı. Çünkü Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize her bakımdan yakın olmuşlar ve onun sırlarına mahrem olmuşlardır.
Her birisi kendi meşrebince, kendi fehmince vahdet deryasının dalgıcı olmuşlardır. Her birisi kendi himmetince cevhere nail olmuşlardır. Herkesin nasibi; anlayış gözünün temizliği ve hastalıklardan uzaklığı derecesindedir. Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, bütün peygamberlerin efendisi idi, hepsinden daha alim, gönlü hepsininkinden daha muarra idi.
Cenab-ı Hak ona hitaben:
"Allah sana bilmiyor olduğun şeyi öğretti. Allah'ın fazlı senin, üzerinde büyüktür. "(Nisa 113)
Yine buyurmuşdur ki:
"er-Rahman Kur'an'ı öğretti." (Rahman, 1-2)
Şeyh Abdurrahman es-Sülemi buyurur ki:
Cenab-ı Hak bu taifeye işaretlerle, diğer insanlara da ibarelerle hitab etmiştir. Onlara ibadetlerinde ihlas nasib ederek ihlas ehlinden kılmış, onları vahdaniyetinin hakikatlerine vakıf kılarak, büyük nimete erdirmiş, onlara münacaatına devam takati vererek teyid etmiş, bir de muhabbetini vermiş, ruhlarını muhabbetiyle temizlemiş, onları kurb u huzuruna almış, onlara sonsuz mevhîbelerini saçmış, kelamı ilahisinin manalarını onlar üzerinde ve onlar vasıtasıyla izhar etmiş gönüllerini ve dillerini, hikmet ırmaklarının mecrası kılmış, onları kendine enîs edinmiş, zahirî durumlarda onları her türlü kötülüklerden korumuş, yeryüzünde halk için nur kaynağı, gökyüzünde meleklerin muktedası kılmıştır. Onlar her an Allah ile meşguldürler ve ancak Allah ile teselli bulurlar. Kendilerini Allah'a vakfetmedikçe, Allah sırlarının hazinelerini açmamış, Allah'dan başka her şeyi terk edince de sonsuz hazinelerini onlara açmıştır. Kulları içinde onları seçmiş ve nice memleketlerde nur kaynağı kılmış, onların enîsi, celîsi, musahibi, kalblerinin süruru ve gözlerinin nuru olmuştur. Onlar vücudları ile halk arasında görünmüşler, fakat kalbleri ile bir an Hak'dan ayrılmamış ve kendileri dünyada kalbleri ukbada olmuştur. Ruhları da Mevla indindedir.
Yine şeyh Sülemi "Hakâiku't-tefsir"inde
buyurmuşdur ki:
"es-Sâdık Cafer bin Muhammed radıyallahu anh, buyurmuşlardır ki, Allah'ın kelamı dört cins kelamdan ibarettir:
1. İbâre
2. İşâret
3. Letâif
4. Hakâik.
İbare avama, işaret havassa, letaif evliyaya, hakaik de enbiyaya mahsusdur. Bazı arifler derler ki:
"Bu ilimden nasibi olmayanların sü-i hatimeye düçar olmalarından korkulur. Yani imansız gitmelerinden korkarız. Marifet ilminin insana kazandıracağı faydanın en azı, müşahedeye ermese bile inkardan kurtulmaktır. Yani marifetin kemaline ermese bile aczini itiraf edebilmek faziletine sahib olur. Teslimiyet halkasına bağlanır. Burası müminlerin tevhide erdikleri yerdir. Bu sayede müslümanlar düşmanlarından emin olurlar. Dinlerinde bid'atlerden kurtulurlar.
Yine büyükler dediler ki:
"Sadef içinde gizli ilim, ağyardan saklanan esrar bu taifeye mahsusdur. Buna, hizmetleri neticesinde hikmetin semeresi olarak nail olmuşlardır. Buna ancak mücahede deryasında dalgıç olanlar nail olurlar. Bu seadete ancak müşahedat ile seçilenler, Allah'dan gayrı her şeyi terk edip onunla izzete erenler nail olmuşlardır. Allah'a karşı büyüklenenler bunları inkar ederler ve yüz çevirirler.
Şeyh Şihabüddin Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdi buyurur ki:
"Allah dostlarının ilimleri vecd esnasındaki ilahi ilhamlara dayanır. Bu ilimler marifet ehillerine mahsusdur. İncelikleri işaretler üzerinde toplanmıştır. Onlar ibarelere sığmaz. Bunlar, bu zatların ruhlarının Hakk'a ülfet ve ünsiyet etmesi sebebiyle kendilerine verilmiştir. Onların nail oldukları hakikatler eltaf-ı subhaniyye deryasındandır. Onların ilimlerinin inceliklerine takılıp da anlamayan ve bu sebeple inkar eden niceleri perişan oldular. Niceleri de o yüce hakikatlere hayran olup kaldılar.
Cüneyd Bağdadi kuddise sirruh buyurur ki:
"Bizim ilimlerimiz dürülmüş sahifelerden muktebestir. Onların da ancak haşiyelerinden söyleriz. Yani etrafından konuşuruz. Aslını öğrenmek için yoluna girmek lazımdır.
Bu manada şöyle bir şiir inşad ettiler: (Meali)
Onlar öyle bir cemaattir ki aşka düşmüşler,
Yer yüzünde istikamet üzere olmuşlardır.
Onlar, himmetleri o kadar yüksektir ki
Allah'dan gayrıya nazar etmezler.
Onlar, haya, ilim, hilm, takva denizleri,
Sehavet, izzet, şükür ve hamd denizleridirler.
Yani onların vücud alemleri bu güzel hasletlere vatan olmuşlardır.
Onlar sofa aşk ve sıdk madenidirler,
Bu sebeple, cenab-ı Hakk'ın gayb hazineleri
Onlara birbiri ardınca açılmakta onların.
Gönül mecralarına durmadan akmakladır.
Saba rüzgarı estikçe selam olsun onlara.
Gene buyuruyor ki:
Sadece zahir ilimlere vakıf olmak, batın ilimlerden mahrum bulunmak, cehaletin uzağında bulunan ayrı bir çukurdur. İşte bu gibi kimselerin kendi arzu ettikleri ilme vasıl olmak, yegane gayedir, şeklindeki belalı zanları ve birbirini nakzeden reyleri ile içine düştükleri şey gururdur.
Ama bir kaç asırda nevadirden olmak üzere belki bir kaç kişi bu şekilde vasıl olabilmiştir. Fakat onlar için azgın denizler, kükremiş alevler, dikilmiş dağlar, saika korkularıyla gürültüleriyle dolmuş kalbler ve daha sözle anlatılamayacak belalar hazır beklemektedir. Her salik kendisinin vasilinden olduğunu zanneder. Dalaletin bu türlüsü bütün halkı kaplamıştır. Ancak Allah Teâlâ'nın fazl u keremiyle ismette kılıp sırat-ı müstakimi ve sağlam yolu gösterdiği kurtulmuş zümre müstesna. Allah Teâlâ bizi tortusuz bade-i muhabbetle kana kana doyursun. Ve cehennem azabına düçar etmemek üzere yolumuza dikilen saptırıcı yol kesicilerin şerrinden korusun! Amin.
Muhakkak ki o her şeye kadirdir.
Keşfu'l-Mahcub kitabında der ki:
Marifet-ü Huda; ilmî ve halî olmak üzere iki kısımdır. Marifet ilmi, yani Allah'ı ilmen bilmek bütün dünya ve ahiret hayırlarının kaidesidir. Bütün vakitlerde ve hallerde, her işin, en hayırlısını tercih etmek, Hüdâ'yı tanımanın yoludur. İnsanların pek çoğu bundan yüz çevirmişlerdir. Ancak Cenab-ı Hakk'ın seçtikleri, dünyanın karanlıklarından kurtardığı ve gönüllerini ihya ettikleri müstesnadır.
Cenab-ı Hak bunlar hakkında:
- Evvelce ölü iken birdenbire dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında, kendisiyle yürüyen bir nur verdiğimiz kimse, karanlıkları içinde oradan çıkmasıya mahkum bir kimse gibi midir?" buyuruyor. (Enam suresi 152)
Marifet, gönlün Hakk'a götüren kuvvetidir. Kulun sırrının masivadan yüz çevirmesi onun kıymetidir. Marifet sahibi olmayan kimsenin kıymeti yoktur. İnsanların ilimlerinin sıhhati, marifet sahibi olmalarına bağlıdır. Bu yolun meşayihi kemal halinde marifet ehilleri idiler. Marifet, ilimden yüksektir. Allah'ı bilmeyen kimse arif olamaz, gönlünde dünya muhabbeti bulunan kimse muvahhid olamayacağı için hicabda kalmıştır. Böyle bir kimse tevhid ilminden dem vurmaz. Çünkü masiva muhabbeti afetine tutulan kimse esrar-ı tevhidden perdelenmiştir. Tevhid onun sırrına yüz göstermez. Celal-i ehadiyyetin kulda tecellisi, onu kulluk vasıflarından fani kılar. Böyle bir kul esrar-ı ilahiyenin tecelligahı olur. Onun iman ve İslam'ına ait hüccetten şeriat hükmü üzere baki kalır ve rü'yete erer, fani olur. Yani fenaya erer. Bu halin kemali ancak Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin sıfatıdır. Nefsi gönlünün mahalline, gönlü canının derecesine, canı sırrının mertebesine, sırrı da kurbiyyet sıfatına vasıl oldu. Her şeyin içinde her şeyden tecerrüd etti. İnsanların akıl hudutlarından uzaklaştı. Evhamdan her zaman uzak durdu. Onun için alemi fena deryasına mustağrak oldu. Sıfatsızlık, sıfatında hayrete erdi.
Bahsedilen bu Allah dostlarının hal, ahlak ve menakıbelerini okuyan salikler için, gerekli ve tatbik etmeleri lazım hayli hususlar vardır.
Birincisi helal kazanç. Helal lokma, ancak istikamet üzere kulluk edenlere nasib olur. Çünkü helal kazanç Allah dostlarının rızkıdır. Herhangi bir salik bu hususa riayet etmezse kat'iyyen bu bahsedilen velilerin duydukları manevi zevkten mahrum kalır.
Basiretleri açılamadığı için müşahedeleri zaif ve devamsız olur.
İkincisi, ihlas üzere helal kazananlar, üç hususa dikkatli olacaklardır:
Az yemek, az konuşmak, az uyumak.
Bilhassa kazançları meşkûk şüpheli olmayanlar bu üç adaba zahmetsiz olarak riayet ederler.
Az yemekle kalb hassaslaşır, letaifler harakete geçer. İyice gayret gösterilirse, Cenab-ı Hakk'ın izniyle, emmareden levvameye, levvameden mülhimeye, mülhimeden de mutmainneye terakki edilir, ki, velayeti suğraya ulaşılmış olur.
Kalb ve huzura engel olan da fuzuli konuşmalardır. Fazla, yersiz yersiz konuşmalar gafleti mucib olur. Az ve yerinde konuşmağa, insan kendini alıştırmalıdır.
Lüzumundan fazla istirahat ve uyumalar da zararlıdır. Vücuda ağırlık, atalet verir kulluk ve ibadet vakitleri kısaltılmış olur.
"Ve hüve maaküm eyne ma küntüm" müntehi saliklerin ikinci murakabeleridir. Allahü Teâlâ azze ve celle hazretlerinin, murakabesinde olduklarını düşünürler böyle olunca daimi olarak hem batını ve zahiri kulluklarını edeb üzerine yerine getirirler. Her hareketlerinde tevazu, vakar görülür, eski işlemekte oldukları hafif hallerini bu suretle terk etmiş olurlar.
Alaeddin-i Attar kuddise sirruh hazretlerinin, sohbetlerinde temas ettikleri mühim mevzularından bir kısmını aşağıda okuyacağız. Bilhassa tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen salikler için:
"Bu yola taklit ederek girenin, bir hakikate kavuşacağına kefil olurum. Hocam Bahaeddin-i Buhari, bana kendilerini taklit etmemi emrettiler. Onları taklit ettiğim ve halen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve neticesini görüyorum. Zamanımızda bu hususa riayet eden teslimiyet ehli salik pek azdır.
Kendi kafalarına göre hareket edenler, derslerinde zahiren terakki eder gibi olsa dahi, maneviyatın ince, derinliklerine ulaşamazlar.
Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, ruhlar ve hakikatler alemine yönelmektir. Kul kendi istek ve arzularından vazgeçip Hakk'ın yoluna mani olan bağlılıklarını terk etmelidir.
Bunun çaresi şöyledir:
"Kendisini dünyaya bağlayan şeylerin hangisinden istediği an vazgeçebiliyorsa, bunun maksadına mani olmadığını anlamalıdır. Hangisini terk edemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mani olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şah-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; "Bu elbise falan kimsenindir" diyerek, onu emanet gibi giyerlerdi."
"Müride, bütün işlerini mürşide bırakmak düşer, din işlerini, dünya işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidinin yanında kendisinin asla bir tercihi, seçmesi kalmaya.