Keramet - İstikamet

Keramet - İstikamet

Bir bayram günü ahbab ziyaretleri arasında Aksaray'daki kardeşimiz Oğuz Aydınol Bey'in pederleri Ali Haydar Aydınol Bey'e uğranıldı.

Misafir odasına girdiğimizde odanın tabandan tavana kadar resimlerle dolu olduğunu gördük.

Bunlar, muhtelif zamanlarda çekilmiş yüzlerce insan sureti idi.

Muhterem Üstazımız -kuddise sirruh- Hazretleri, orada mutad sohbetlerinden birinin açıklamasını yaptılar. Sohbet çok verimli ve huzurlu oldu. Ne duvardaki resimlerden bahsedildi, ne de muhterem üstazımızın nurlu yüzlerinde bir neşesizlik, huzursuzluk müşahede edildi.

O muhterem insan-ı kamil; kalb, gönül mevzuları üzerinde titizlikle dururlardı. Oradan ayrıldıktan sonra devlethaneye dönünceye kadar da, o mevzu ile alakalı bir kelam etmediler. O büyük Allah dostu bilirdi ki, kalb-i selîme vasıl olan her şeye vasıl olmuştur. Her şeye kavuşan da, Allah'ın izniyle, her hatalı halini kolaylıkla terk eder. Ve her işi Rabbının izniyle yerli yerinde olur. Nitekim, bir sene sonra aynı şahıs ziyaret edildiğinde, o duvardaki yüzlerce resmin kaldırıldığını ve onların yerinin Beytullah ve Türbe-i Saadet resimleri ile tezyin edildiğini gördük.

Denilirse ki muhterem üstaz hazretleri, şeriata muhalif bu vaziyeti gördüğü halde niçin emr bi'l ma'ruf, nehy ani'l münker yapmadı?

Cevaben deriz ki: Yüksek derecedeki mürşid-i kamillerde Allah'ın izniyle tasarruf etme selahiyetleri vardır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine bir lütf-u ihsanıdır. Onlar, muhatablarının kabiliyetlerini bildikleri için sessizce Cenabı Hakk'ın zikrini ilka ederler, yani onunla ihya ederler, diriltirler. Bu sayede sâlik hatasını görür ve tashih etme yoluna gider.

Sultanü'l Arifîn Muhterem üstazımız herhangi bir evladına;

-Niçin sakal bırakmadın? Yahud sarık sarmadın? Yahud şu başındaki lengeri niye hâlâ taşıyorsun? Gravat takmanın ne lüzumu var? gibi sualler sormazlardı. Çünkü bilirlerdi ki ihlaslı, çalışkan salikler, manevi derslerini yerine getirdikçe, letaiflerinde inkişaf olur. Görüş ve sezişlerinde değişiklikler görülür. Evvelce çok sevdikleri, ehemmiyet verdikleri şeyler, gözlerinden silinir ve mühim olanları mühim olarak görüp nefislerinde seve seve tatbik ederler. Gururlanarak sakal bırakmazlar, sünneti seniyye olduğunu bilerek, engin bir tevazu ve mahviyet içindedirler. Sakal bırakmayanlara karşı düşmanlık beslemezler.

Hulâsa bilerek yapılanla gafilane yapılan bir olur mu?

Fakir, üç beş sene evvel, Mescid-i Nebevi'nin geri saflarında oturuyordum. Bir kaç saf ileriye bir Türk hacısı geldi. Giyimi kuşamı pek güzeldi. Bir ara yanına başka bir şahıs oturdu. Ya Lübnan'lı, veya Filistin'li idi. Sakalsızdı. Onunla musafaha yapmak ve yakınlık göstermek istedi. Ne mümkün? Sarıklı şahıs öfkelenmişdi. Kendi başındaki sarığı ve sakalını eliyle işaret ederek homurdandı ve ona arkasını çevirdi. "Sen ne biçim Müslümansın" diye onu ayıpladı. O da cevap vermeyip, edebini muhafaza ederek oradan ayrıldı. Kalbi kırılmışdı, küskündü. Sebebsiz yere kalb kırmak, gönül yıkmak ne kadar mes'uliyetlidir. Halbuki, farzlardan sonra en verimli ibadet mü'min kardeşlerimizin gönüllerine sürûr vermekdir. Hazreti Mevlana -k.s.-"Gönül Kibriya'nın nazargahıdır" buyurur. Bu gibi sözlerin emsali çokdur. Böyle çirkin muamele etmekden ise, o sarığı sarmayıp sakal bırakmasa idi daha isabetli olurdu. Çünkü o kisvenin insana tevazu ve vakar vermesi lazımdı.

Bir insanın yaptığı ibadet ve bulunduğu hal, onu gurura götürüyor ise, bilmelidir ki, o kemal ehli değildir, İslamî ahlak ve edebden nasibi yokdur. Avamın taa kendisidir.

Muhterem Üstazımız kuddise sirruh hazretleri, saliklerde zuhur eden bazı hususlarla meşgul olmaz ve dinlemezlerdi. Çünkü onun yegane emeli, onu hakkıyla, kainatın yaratıcısı olan Halik Teala ve Tekaddes hazretlerine bağlamakdı.

Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerine gönlünü veren kimse, her türlü zuhurat ve rüyaları bir tarafa koyub, (görülen Rahmanî rüyalar pek az olur, onu saklamayıp yalnız şeyhine bildirmelidir) gönlü yalnız Rabbına vermek suretiyle her türlü sevgiyi kalbden çıkararak kulluk vazifesini garazsız, ivazsız, büyük bir edeb ve ihlas üzere yapması icab eder. Zaman gelir tek görüşü "La mevcûde illallah" olur. Allah'dan başka bir varlık, mevcud olmadığını iyice anlar.

Sâlikin gönlü gördüğü rüyalara, tekkenin yemeklerine ve şahıslarına takılıb kalırsa bu da noksanlıkdır ve Cenabı Hakk'a karşı hicabdır. Çok eski dervişler bilirim, kısm-ı azamı hep o devrin dergahlarından bahsederler, fakat kalblerini Cenabı Hakk'a bağlayamadıkları için hep menakıb anlatırlar. Fakat hallerinden o anlattıklarından istifade edemedikleri anlaşılırdı.

Her kalb bir gönül alemidir. Onun ehemmiyetini idrak edib, kalbe Allah Teala'dan gayrı hiçbir şeyin sevgisini sokmamağa gayretli olunmalıdır ki, layıkı veçhile Allah Teala'ya vasıl olunabilsin.

Muhterem Üstazımız, rüya ve kerametlerden ziyade "En büyük keramet, Cenabı Hakk'ı görürcesine, ubûdiyyet vazifemizi kemaliyle ifa edebilmekdir" buyururlardı.

Her keramet sahibi, büyük velilerden olmayabilir. Nitekim, Ebu Hafs -kuddise sirruh- zamanın kutbu olduğu halde, keşfi açılmadığı için kendisinin kutbiyetinden haberdar değildi. Fakat onun dervişleri, nerede görülseler, edeb ve nezaketlerinden onun bağlılarından oldukları anlaşılırdı.

Muhterem Üstazımız Hazretleri, sohbetlerinde, Allah dostlarının kerametlerinden ziyade, onların Allah Teala'ya bağlılıklarından, şecaat, fedakarlık ve her türlü yüce ahlaklarından bahsederlerdi.

Muhterem Muhammed Bahaüddin Nakşbend -kuddise sirruh- Hazretleri, gavsulazam ve zamanın kutbu olduğu halde kendisinden keramet göstermesini isteyenlere cevaben;

"-Sırtımızda bu kadar günahlarla yüklü olduğumuz halde Allah Teala hata ve günahlarımızı setr etmektedir, bundan büyük keramet mi olur?" buyururlardı. Ne yüksek tevazu, ne güzel ifade!

Muhterem Zıyaüddin el-Pakistanî el Kadirî -kuddise sirruh- Hazretleri, keşf ve keramet sahibi olduğu halde, bu halini hep gizlerdi ve şöyle buyururdu:

"-Keşf ve kerameti izhar edenler yalancıdırlar, eğer hakiki keramet sahibi olsalar, gizlemesini de bilirler."

Muhterem Üstazımız ne kendilerinden ne Es'ad Erbilî Hazretlerinin kerametlerinden bahsederlerdi. Daimi olarak "Allah'ın aciz bir kuluyuz" tabirini kullanırlardı.

İki şey vardır ki insanın manevi yolda terakkisine mani olur:

1. Keramet sahibi olmağa yeltenmek.

2. Hubbu riyaset, yani başkanlığa hevesli olmak.

Geçenlerde bir toplantıda bulundum. Hepsi keramet üzerine konuşular. İki kişi bir velinin keramet göstermesini istemiş. Birisi içinden koyun kebabı, diğeri de tavuk dolması... Bunun üzerine keramet gösterecek kimse, "şu dolabı açınız" demiş. Bir de bakmışlar ki, büyük bir tepside koyun kebabı, diğer tepside de tavuk dolması...Bu anlatılanı oradaki cemaat hayranlıkla dinlediler. Halbuki fakirin içine sıkıntı geldi.

Halbuki böyle şeylerle vakit geçirmek zaman kaybına sebebdir, Allah Teala'ya vasıl olmağa hicab perdedir.

Muhterem Üstazımız, hac yolculuklarını Şam yolu ile yaparlardı. Teşriflerini duyan Şam halkı, bölük bölük gelip halka olurlar, çekirge misali çember içine alırlar, büyük bir sessizlik içinde keramet beklerlerdi. Onların niyetlerini bilen Sultanü'l Evliya Efendimiz, "Ebûbekir Sıddîk radıyallahu anh efdal-i sahabe olduğu halde ondan hiç keramet görülmemişdir" diye söze başlarlardı.

Ashab-ı kiram radıyallahu anh hazretleri, nasiblerini sadr-ı Nebi'den aldıklarından, hepsi imanın zirvesine, doruğuna yükselmişler, sahabilikle şereflenmişlerdir. Yoksa zaruret halinde, Ebûbekir radıyallahü anh efendimizden ne kerametler zuhur ederdi de, ardı arkası kesilmezdi.

Allah Teala, sevdiği kullarına güzel ahlak verir, bu kerametdir. Cenabı Hakk'ın ikramıdır. İman kuvveti verir, ibadetlerini seve seve, zevk ve huzur içinde yaparlar ki Allah'ın rızasının alametidir. İhlas, istikamet, dürüstlük, feraset verir, bunlara nailiyet kerametlerin en büyüğüdür. Daha Cenabı Hak kullarını türlü türlü meziyetlerle süsler ki bunlara değer vermeyib de havârıkla meşgul olmak, bilmem ne faide temin eder?

Allah dostlarından birinin müridi, koşa koşa geliyor, şeyhine, büyük bir sürûr içinde, nebatatın kendisi ile adeta konuşduğunu müjdeliyor. Buna üzülen şeyhi, "Evladım biz seni bunun için mi terbiye ettik!.. Aynı yere dön, inşaallah bu sefer böyle bir zuhurat olmaz" buyuruyor. (Hakiki mürşidlerin yegane korkdukları, evladlarının herhangi bir keramete zihinlerinin takılıb, onunla meşgul olmak suretiyle manen terakki edememeleridir.) Derviş aynı yere döndüğünde, eski görüb işittiklerinin zuhur etmediğini görüyor ve şükür secdesine varıyor.

Muhterem Üstazımız -kuddise sirruh- Hazretlerinin ehemmiyetine binaen her gün tekrar etdikleri değerli kelamları şu olurdu:

Aliyyü'l Mürteza radıyallahü anh, hazreti Ebubekir radıyallahu anh efendimize hitaben:

"- Ya Ebabekir! Sen her zaman her işde hepimize tekaddüm ediyorsun! (Daha ileri gidiyor ve muvaffak oluyorsun) Bunun sebebi nedir? sualine cevaben:

"- Halkı iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı ister, bir kısmı da ahireti. Ben ise yalnız Mevlamı, Mevlam'ın rızasını isterim", buyurmuşlardır.

Bununla Cenab-ı Hakk'ın rızasından başka düşünce, fikir ve fiilin batıl olduğuna işaret vardır.

Yahya bin Muaz -kuddise sirruh- şahid olduğu bir hadiseyi şöyle anlatır:

"Beyazıd Bestamî yatsı namazından sonra fecrin doğuşuna kadar, ayakları üzerine başı göğsüne dayalı olarak ubûdiyyet makamında duruyordu. Seher vakti secdeye vardı. Sonra başını kaldırdı. Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerine karşı şöyle niyazda bulunmağa başladı:

"- İlahi bir kavim Senden dilediler, su üzerinde ve havada yürümeyi verdin. Buna razı oldular. Ben bundan Sana sığınırım. Bir kavim Senden bir zaman içinde çok büyük mesafelerin aşılmasını (Tayyı mekan olmağı) istediler verdin, razı oldular. Ben bundan gene Sana sığınırım. Ve bir kavim yerin hazinelerini istediler, verdin. Ben yine Sana sığınırım. Bir kavim Hızır'ı istediler, verdin, diyerek evliyanın kerametlerinden yirmi sekizini saydı. Sonra döndü beni gördü. Bana "Yahya" deyince, "Buyurun" dedim.

-Ne zamandan beri buradasın? dedi.

-Deminden beri, dedim. Sükût etti.

-Bir şey söylemez misiniz? dedim.

-Sana yarayacak bir şey söyleyeyim, dedi ve şunları anlattı:

"- Allah Teala beni aşağı aleme indirdi. Aşağı melekût içinde beni dolaşdırdı. Yerin tabakalarını ve bunların altını gösterdi. Sonra beni yüksek aleme geçirdi. Ve semavatı gezdirdi. Cennetlerde olanı Arş'a kadar gösterdi. Sonra önünde durdurdu. "Aşağı ve yukarı alemlerde ne gördün ise bunları sana bağışlayayım" dedi.

"- Hoşuma gidecek bir şey görmedim ki onu Senden dileyeyim", dedim.

"Sen Benim hakkıyla kulumsun, doğrulukla Bana taparsın" dedi.