Hayır İzi mi Şer İzi mi?

Hayır İzi mi Şer İzi mi?

Üsküdar’da, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin kabrinin bulunduğu yokuşu tırmananlar hiç eksik olmaz. Her yıl yüz binlerce insan akın akın o kapıya gelir. Aradan dört asır geçmesine rağmen o büyük Hak dostu unutulmadı. Onun adıyla kurulan vakıf, dört asır önce açılan sofranın maddi ve manevi gıdasını bugün beş kıta, yedi iklime taşıyor. Sofrayı kuran el çoktan çekildi, ama sofranın bereketi hâlâ misafir ağırlıyor.

Selâtin camileri ya da valide sultanların eserleri de öyle değil mi? Yaptıranların sarayları el değiştirdi, hazineleri tükendi, saltanatları tarihe karıştı, belki mezarları bile unutuldu. Fakat kubbelerin altında okunan her ezan, kılınan her namaz muhtemeldir ki onların amel defterine hayır olarak yazılıyor. Güzel niyetlerle kurulan imaretler, medreseler, darüşşifalar… Her biri, sahibinin defterinde canlı ve bereketli birer satırdır.

Mamafih akmaya devam eden yalnızca hayır değildir. Şerrin de mirası ve mûrisi olur. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, haksız yere dökülen her kanın vebalinden Âdem aleyhisselâmın ilk oğluna da bir pay ayrıldığını haber vermişti. Çünkü yeryüzünde adam öldürme çığırını ilk o açmıştı. Mezarını kimse bilmez, fakat açtığı çığırda asırlardır dökülen her kandan ona da bir hisse yazılıyor.

Bir kan davası nesiller boyunca çocukları yetim bırakıyorsa, o kötülüğün çığırını açanın da bu vebalden bir payı vardır. Kurulan haksız bir düzen, kurucusu göçüp gittikten sonra da mazlum üretmeye devam ediyorsa, orada derinleşen bir vebal vardır. Yayılan bir yalan, sahibi unutulduktan sonra da gönülleri zehirliyorsa, sahibi aslında unutulmamış demektir. Hayır gibi şer de sahibinin defterini açık bırakır.

Hayat, parmaklarımızın arasından kayan kumlar gibi eksiliyor. Her gün biraz daha sona yaklaşıyoruz. Peki, geride ne bırakıyoruz? Mal mı, mülk mü? Bir isim, bir unvan, birkaç hatıra mı? Yoksa güzel ahlâk mı, yetiştirdiğimiz sâlih insanlar mı, açtığımız hayır kapıları mı? Allah muhafaza, kötülükte açılmış bir çığır mı? Hepimiz bu dünyada, ne kadar silik yaşasak da bir iz bırakıyoruz. Mesele, nasıl bir iz bıraktığımızdır.

Mal da mülk de bir gün bölüşülüp dağılacak. Fakat hayra dönüşen servet, yetiştirilen insan, öğretilen ilim başka hayatlarda yaşamaya devam edecek. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, insanın ölümünden sonra da sevabına vesile olacak üç şeyi haber veriyor: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden sâlih evlat.

Geçtiğimiz ay Üsküdar’ın güzel ve güzide insanlarından, gönül ehline hizmetiyle maruf Kemalettin Altıntaş amcamızı Rahmet-i Rahmân’a uğurladık. Bir asrı aşan ömrü, kapağımızda sorduğumuz sorunun yaşanmış bir cevabıydı. Kur’ân’a hizmeti, tevazuu ve merhametiyle gönüllerde taht kuran bu güzel insanın, dokunduğu nice gönülde kendisi için devam eden hayırlara vesile olacak izler bıraktığına inanıyoruz. Rabbimiz Kemalettin amcamıza rahmetiyle muamele eylesin. Bizleri de ömrü bittiğinde hayrı bitmeyen kullarından kılsın. Bir sonraki sayımızda buluşmak ümidiyle, Allah’a emanet olunuz.