Cemiyet Hayatımızda 60 Yıllık Edep Farkı

Cemiyet Hayatımızda 60 Yıllık Edep Farkı

1927 İstanbul'undan Çizgiler...


Kul hakkından, borçlanmaktan ve borçlu kalmaktan çok korkulurdu. Borçlu olan açlığa bile razı olurdu da gene borcunu vaktinde öderdi. Bu ahlaka sahip olduğu için istediği zaman herkesten ödünç alabilirdi. Çünkü dürüsttü, istikamet ehli idi.

Kadın, evin hanımı olarak evin işleri ve çocuklarının terbiyesi île mükellefti. Erkek de dış işleri île meşgul olur, evin ihtiyaçlarını temin ederdi.

Güzel dini bir terbiye ile yetişen çocuk, gençliğinde değil asi olmak, bilakis herkesin takdirini kazanan, herkes tarafından sevileni cemiyetin bir rüknü oturdu.

Kur'an ve din dersi hocalarına, hürmete şayan zevata çok hürmet gösterilirdi, onlara yapılan tazim diğer insanlara yapılandan ziyade olurdu.

Yemekte Edeb

Yemek mevzuu bu günkü gibi zihinleri işgal etmezdi. Herkes önüne ne konursa onu yer, Allah'ına şükrederdi. Kuru ekmek dahi yenilse büyük bir huzur içinde yenilir ve yemekten sonra Hamd duası ihmal edilmezdi. Pederimiz oldukça varlıklı olmasını rağmen çok günler et yemediğimiz olurdu da, yiyemedik diye üzülmezdik. Lüzumundan fazla tıka basa yenilmezdi. Ete karşı bugünkü gibi aşırı düşkünlük yoktu. Mide, kalb, mesane ve ruhî hastalıklara pek ender tesadüf edilirdi. Her semtte ancak bir doktor olurdu. O da o mahalleye kafi gelirdi. Herkes namaz kıldığı, az yediği ve fazlaca yürüyüş yaptığı için, adaleler harekette olması bakımından, kireçlenme ve romatizma hastalıkları da az görülürdü.

O Günlerin Tadı

Balın tadını nasıl tarif edemez isek. O günlerin de tasvirini yapamayız. Hulasa,o günler. bugün hayal dahi edemeyeceğimiz lahuti demlerdi, alemlerdi. Asık yüzlülük, soytarı davranışlar yoktu. Herkes şendi, şakraktı, güler yüzlü, neş'eli idi. Bayramlara, kandillere hürmet edilir, bu mübarek günlerde herkes birbirini ziyaret eder, Kur'an-ı şerif, mevlid-i nebevi okunur, bu suretle bir çok evler, konaklar bu lahutî kokudan hisselerini, alırlardı.

Herkes hediyeleşir, misafirlere yemekler ikram edilir, gönüller tatyîb edilirdi. Zaruret olmadan büyüklerin, hürmete şayan kimselerin yanında yüksek sesle konuşmak çok ayıp ve nezaketsizlik sayılırdı. Çocuklar ailelerinden aldıkları terbiye icabı baş köşeye oturmazlardı.

Tecessüs İlleti

Veba, kolera, bugünün müzmin AIDS hastalığından daha meş'um olan tecessüs illeti yoktu. Bu illete müptela olanlar, hayatlarından kat'iyyen memnun olamazlar. Daima başkalarının kazanç ve ayıplarıyla meşgul olan kişi nasıl olur da haline şükreder, bilakis hal alemleri karardıkça kararır, ya ateist olurlar ya da marksist.

Hace-i Kainat. Nur-ül-hüda sallallahu aleyhi ve sellem buyurur: (mealen)

- Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıplarıyla (nefsinin) meşgul olur da, başkalarının ayıplarıyla meşgul olamaz (göremez).

Ramazan Gelince

Ramazan ayı sabırsızlıkla beklenir, kavuşunca da herkes oruçlarını büyük bir zevk içinde tutarlar, teravih nanazlarında camiler hınca hınç dolardı. Gayri müslimler bile anlayış gösterirler, müslümanlara hürmeten yemeklerini gizli yerlerdi.

İçki, Kumar Vs.

İçki içen, kumar oynayan, fuhşiyata meyl eyleyenler pek azdı. Onlarda halktan utandıkları için bu gibi menfur fillerini gizli işlerlerdi. Sigara tiryakileri de yekünlü değildi. Dini seven, sıhhatini, kesesini düşünen böyle zararlı şeylerden kaçınırdı. Hatta kolalı meşrubatlar, asitli gazozlar rağbet görmüyordu. Buna mukabil gül, vişne, kızılcık gibi meyve suları ve ayran gibi vücuda faydalı serinletici şuruplar içilirdi. Bunlar büyük bir titizlik ve temizlik içinde hazırlanırdı. İnhisarlar İdaresi (Tekel) biracılığa çok ehemmiyet vermiş, her yerde birahaneler açılmıştı. Bunlar halktan hiç rağbet görmemiş, kısa zaman sonra hepsi kapanmıştı. O zamanki halk iyi bir eğitim gördüğü için hayrı şerri seçebiliyordu.

Maalesef bugün ayni mezuu hususi müesseseler ele almış, bin bir türlü reklamlarla halkı zehirleme hususunda sebat gösteriyorlar. Anneler, babalar anlayışlı olup, ne kendileri içmeliler ne de çocuklarına içirmelidir.

Birada alkol olduğuna göre içenlerin kısa zamanda alkolik oldukları ve yahut da kanser gibi veya ruhî hastalıkların ağına düştüklerini doktorlarımız büyük üzüntü içinde müşahede etmektedirler.

Trafik kazalarına sebebiyet vermek, ruhen istikrarsızlığa düşmek, daha bir çok utanç verici hadiseler, ancak sarhoşluk halinde zuhur eder.

Yiyecek İçecekler

Pastacılık yani başlamıştı. O zamanki pasta ve şekerlemecilik bugünkü gibi fazla karışık olmamasına rağmen, aile Doktorumuz tedavi için geldiğinde ilk suali: "Pasta yediniz mi?" olurdu. "Evet" cevabını alırsa teşhisi mide bozukluğu üzerine olur, ona göre perhiz ve ilaç tavsiye ederlerdi. Halbuki o zamanki pastalara kısa bir zaman tahammür edib, mide fesadına sebeb olan muz, çilek ve emsali şeyler konulmazdı.

Her sokakta tertemiz, sütlü mamuller satan dükkanlar bulunur, müşterilere, isteklerine göre süt, muhallebi, tavuk göğsü, sütlaç, yoğurt, kazandibi gibi gayet sıhhî şeyler ikram edilirdi. Hiç vaki değildi ki, bir kişi bunlardan birisini yesin de hasta olsun. Bilakis doktorlarımızın bugün hastalarına yemek için tavsiye ettikleri bunlardır.

Muhterem üstaz hazretleri süt içtikten sonra ne meyve yerler, ne de başka bir şey içerlerdi. Çünkü böyle bir hareket mide bozulmasına ve hazımsızlığa sebeb olurdu. Halbuki bugün çok evlerde, para bolluğu ve idraksizlik yüzünden çay, süt, koka kolayı aynı zamanda kahvaltıda içiyorlar. Doğrusu hayret edilir.

Yılbaşı, Bayram ve Kandil Günü Farkı

Miladî sene başlarında ormanları tahrip ederek, on binlerce çam ağaçlarını kesip Hıristiyan adeti üzere odalarına dikerek önünde mükellef sofralarından hindi dolmalarını midelerinden aşağı geçiren mutlu azınlık yoktu.

Buna mukabil bayram ve kandillerde yemek sofraları tanzim edilir, bilhassa ramazan aylarında otuz gün zenginlerin iftar sofraları açık olur, zengin fakir ayırmaksızın herkes teklifsizce yemeklerini yerlerdi. Hulasa fakirlere, öksüzlere ikram eden hayır perver insanlar vardı.

Anneler Günü ve Bizim Dünyamız

On on beş sene kadar evvel icad edilen anneler günü, beş altı sene kadar evvel de hortlayan babalar günü yokdu.

Sallallahü aleyhi ve sellem Hazretlerine soruyorlar:

- Ya Resülallah en efdal ibadet hangisidir? Buyuruyorlar:

- Vaktinde kılınan namaz. ikinci soruya da:

- Anaya babaya birr ü ihsan, buyuruyorlar.

Bu hadîs-i şerîfe imtisalen bütün müslüman Türk evladları daimi olarak ebeveynlerine karşı hürmetlidirler, daimi de hizmetlerinde bulunurlar, ihtiyaçlarını tamamlarlar. Bir dediklerini iki etmezler. Evin gelini geçimsizlik yüzünden kaynanasından ayrı oturmak isterse dahi, efendi muvafakat edemez, annesini yanından ayıramaz, yani evladlar her hal ü karda anaya babaya itaatlıdırlar, ama garb terbiyesi böyle değildir. Onların aralarında bağlılık samimiyet diye bir şey yoktur, büyük küçüğe şefkatsiz, küçük de büyüğe karşı saygısızdır, iş böyle olduğu için onların analarına babalarına senede bir defa hediye almaları, ölçülerine göre büyük bir fedakarlıktır. Halbuki bizlerdeki insanî islamî duygular buna müsait değildir. Bir Türk evladı, hayatı boyunca malî vaziyetine göre ebeveynine hediye alır, yedirir içirir. Bundan büyük bir haz duyar. Allahü Teala ve tekaddes hazretlerinin rızasını kazanır.

Mesire Yerleri

Mürtefi, asude, tenha, bedeni ve ruhu dinlendirici, akar sulu, güzel manzaralı, yeşillik, havası mülayim yerler tercih edilirdi.

Yakacık, İçerenköy, Bulgurlu gibi yerler çok rağbette idi. Şehirden çok uzak olduğu için faytonlarla gidilirdi.

Mesire için de. Cuma günleri, Alemdağ, Kayışdağı, Hünkar gibi yerlere gidilir, herkes evden getirdikleri yiyecekleri yerler, namazlar cemaatle kılınır, şimdi yapılan kaba, kalb kırıcı şakalar yerine duygulu, ince nükteli latifeler yapılırdı. Çaylar, kahveler, menba suları içilir, tarihî ibret verici menakıblar anlatılır (selahiyetli kimse tarafından), şiirler okunurdu. Nasıl ki sabah neş'e içinde evden çıkılmış ise aynı şekilde neş'eli olarak dönülürdü.

Halbuki, bugünün insanları, basık, havasız, sıkıntılı yerlere rağbet ediyorlar. Kalabalık olsun da ne olursa olsun, razılar.

Cuma Tatili

Cuma günleri hafta tatili idi. Bütün resmi daireler, okullar, hususî, umumî müesseseler kapalı olurdu. Kimi istirahat eder, kimi gezer, bağlık, bahçelik, ormanlık yerler tercih edilirdi. Kimi de evinin noksan, yapılacak işleri île meşgul olurdu. Halkın çoğu yeni elbiseleri giyer. Cuma namazına giderlerdi. Bilhassa Eyüp Sultan (Halid İbn-i Zeyd -radıyallahu anh-) camii çok kalabalık olurdu. Cuma namazı hutbesi kısa okunur, fazla uzatılmazdı. Farzdan sonraki on rekat da huzurla kılınır, tavuğun yem kaptığı gibi yatıp yatıp kalkılmazdı. İmam efendiler bu hususta çok dikkatli ve hürmetli idiler. Namazın sebeb ve gayesinin ne olduğuna aşina idiler.

Çiçek Sevgisi

Çiçek sevgisi vardı. Herkes kendisi yetiştirir, büyütürdü. Memleket yeni işgal altından kurtulmuş. Umumî fakirlik olduğu için çiçek yetiştirmek için saksı bile bulunmazdı. Ancak konserve kutuları gibi şeylerden istifade edilirdi. Meraklıları kendi emekleri île yetiştirdikleri o çiçeklerdeki ahenklik, revnaklık ve kokuyu ruhlarına sindire sindire seyreder ve kokarlardı.

Halbuki bugün çiçekçilik mühim bir gelir kaynağı olmuştur. Lüzumlu, lüzumsuz adet ölmüş her yerde kullanılmaktadır. Her şey tekamül ettiği gibi çiçekçilik de çok terakki etmiştir. Evvelce memleketimizde olmayan, isimlerini dahi bilemediğimiz çiçekleri müşahede etmekteyiz. Şimdiki insanlar, bu rengarenk, çiçek ziyafetlerinden layıkı veçhile istifade edib, o ilahî renk ve şekillerin esrarını teşhisle seve seve ruhanî bir zevk içinde müşahede edebiliyorlar mı?

Yoksa zamanımızın dağdağalı madde alemi, bu güzelliği görmeğe koklamağa fırsat vermiyor mu?

Giyimde Edeb

Temiz, düzgün, derli toplu kıyafete önem verilirdi. Giyimlerde pasaklılık, dağınıklık, apaşlık, kirli görünmeye heveslilik görülmezdi.

Elbiseler, temiz lekesiz, ütülü olurdu. Ekseriyetle eskiyinceye kadar giyilirdi. Ayakkabılar, kalıblı boyalı olurdu. Ekseriyetle eskiyinceye kadar giyilirdi.

Gül Suyu Günleri

Muhallebici dükkanlarına girerken burnunuza mis gibi kokan gülsuyu kokusu gelirdi. Halbuki bugün en lüks, şöhretli, pastahanelere girdiğimizde, karışık yağ kokusundan burnumuzu tıkamak zorunda kalıyoruz.

Hatta gül suyu, muhallebi gibi mamullerde kullanılır, tatlıya çok güzel, ferahlatıcı bir koku ve lezzet verirdi.

O zamanın, asil, görgülü hanımefendileri, bugünkü pek lüks aldatıcı ambalaj içinde türlü türlü cildi tahriş edici, zehirleyici, esans, krem ve pomadlar yerine gül suyu kullanırlardı. Yetmiş seksen yaşında ihtiyar kadınların bile cildleri ve yüzleri ter ü taze idi. Gülsuyu hem cildi besler, yumuşak tutar, zehirlemez, hem de buruşmasını önler. O zaman meşhur alman kadın artisti Marléne Dietrich yetmiş yaşına geldiği halde kendisinde gençlik taraveti vardı. Halbuki kızı kırk yaşında olmasına rağmen ihtiyarlamışdı.

Kendisine bunun sırrı sorulduğunda, uzun müddet gizledi. Fazla ısrarlar karşısında, sonunda gül suyundan başka bir şey kullanmadığını itiraf etmek zorunda kaldı.