Borçlanmaktan Korkmak

Borçlanmaktan Korkmak

Bilhassa günümüzde borçlanmaktan korkulmadığı için hemen hemen herkes borçlanmağı adet haline getirmiştir. Halbuki borçlu kimse o almış olduğu mikdarı ödemekle mükelleftir.

Borçlanan kimse almış olduğu nesneyi ödemek için hayli sıkıntılara düşer, huzurunu kaybeder, kendisinde ruhi ezginlikler görülür, hatta sıhhatinden bile olur. Bazan ödeyebilir, karşılığını temin edemez ise, ödeyemez. Mahcûb düşer, itibarını gâib eder.

İki sebebden dolayı borçlanılır:

1. Fakr u zaruret içinde olan kimse, ihtiyacı nisbetinde borçlanmalıdır. Hulûsu kalble, temiz bir niyetle ödemeğe kararlı olmalıdır. Böyle darda kalan sıdk ile borcunu bilirse, icabında borcunu ödemek için kuru ekmek yemeğe razı olur. Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, ödemesi hususunda kolaylık verir, akla hayale gelmeyen sebepler halk eder, o kimse de aldığını kolaylıkla öder.

2. İhtiyacı olmadığı halde, yani meşru kazancından daha üstün ve gösterişli bir hayat seviyesinde yaşamak isteyen kimsenin de israfı çok olur, hesab, kitab bilmez hale gelir. Borcunu ödemek için gayret sarf etmez ve borcunu ödeyemez. Huzuru kaçar, öfkelenir, içi daraldıkça daralır, kalbi kararır, hak hukuk kaidesini unutur. Alacaklıya düşman kesilir, borcunu ödemek için gayret sarf etmez. Böyle olunca elinde-avucunda ne varsa hepsine haciz koyarlar, evinden barkından olur. Yahud fırsat geçerse hile ile mal kaçırır. Her ne halde olursa olsun hali perişandır, itibarsızdır. Cemiyetin yüz karasıdır. Hem dünyası mahvolmuştur, hem de ahireti.

Borçlu olarak ahirete kul hakkı ile göçmek ne kadar hüsrandır.

Fahr-i kainat sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz her müminin, günahkarın, namazını kıldırdıkları halde, cenazenin borçlu olarak öldüğünü öğrendiklerinde, o namaza icabet etmezlerdi. Kul hakkının ne kadar mühim olduğunu düşünelim.

BU NE BİÇİM ZENGİNLİKTİR

Servet sahibi oldukları halde, işlerini genişletmek hususunda ifrata giden bir sınıf vardır. Halbuki fazla hırsa kapılıp, huzuru kaybetmek suretiyle haram helal demeyib çok büyük yükler altına girmek uygun değildir, Bu, altından kalkılamayacak borçlar dolayısıyla çok büyük şirketlerin eriyib gittiğine şahid oluyoruz.

Zengin olan kimse ölçüsünü kaçırıb da sırf para kazanmak kastı ile evine, ailesinin yanına muntazam bir suretde güler bir yüzle gelemiyor ve terbiyesi ile meşgul elması icab eden yavruları ile yakından meşgul olamıyor ise

Bu ne biçim zenginliktir?

Bu zengin kimsenin, mal yığmak gayesiyle bütün ömrü yabancı memleketlerde geçiyor ise:

Evini, barkını, ailesini, çocuklarını ihmal ediyorsa

Bu ne biçim zenginliktir?

Bu zenginlik hırsı, insanı sıhhatinden, neş'esinden huzurundan hulasa her türlü rahatından ederse:

Bu ne biçim zenginliktir?

Bu zenginlik, kişiye can sıkıntısı veriyor, dolayısıyla kumar, kadın, içki gibi sefahat yollarına sevkediyorsa

Bu ne biçim zenginliktir?

Bu kısma girenler en zavallı bedbahtlardır.

Fazla zenginlik; itibar, öğünme vesilesi değildir. Cenab-ı Hakk hıristiyan, yahudi ve mecüsîlere daha fazlasını vermektedir.

Asıl zenginlik Allahü Teâlâ'nın bahşetmiş olduğu o dünyevî varlığı hüsn ü isti'mal etmek, verenin Hakk celle ve ala hazretlerinin olduğunu bilmek, ve yerli yerinde kullanmakdır. Nice işgüzar, çalışkan, ticarî bilgiye sahib, muhtelif lisanlar bilen kimseler vardır ki, murad-ı ilahî mucibince dünyalıkları zayıftır.

Aklı selim sahibi zengin, Cenab-ı Hakk'ın ihsan etdiği geniş evinde, ailesiyle huzurlu bir hayat yaşamağı şiar edinmelidir. Dünyevî, ticarî işlerini vüs'atı nisbetinde itidal üzere yürütmelidir. İtidalden gaye, fazla korkak olmamak, borçlanmada da, ölçüsüz derecede ileri gitmemektir. "Cesur tüccarın rızkı bol olur" buyurulmuştur. Bu mühim sözden gaye, insanın elindeki servetin muattal kalmamasına ikazdır.

İslamiyet; makul niyete mebni, ticaret yapmağı bilakis daima teşvik etmiş, hatta ubudiyet dallarından bir cüz olduğunu açıklamıştır. Ve helal kazançla yuvasını besleyen kimseleri sena etmiştir.

Ve nitekim sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, dürüst bir tacirin, kıyametde şehidler ve sıddıklar ile haşrolunacağını beyan etmişlerdir.

Büyük servet sahihleri fî sebîlillah, yani Allah rızası için vakit ve servetlerinin bir kısmını hayrat yoluna sarf ederse, hem kalplerindeki dünya hırsı, keder ve sevgisi Cenab-ı Hakk'ın izni ile zail olur, hem bu yapdıkları hayır işleri dolayısıyla Rabbımız Teâlâ hazretleri iç ferahlığı ve ruh temizliği verir. Bu suretle o kalplerindeki kasvet ve kötü temayüller iyi huya, iyi görüşlere ve iyi düşünüşlere tebeddül eder. Dünya hırsı, düşüncesi ve kederi olmayanlar gecelerini ve gündüzlerini neş'e ve sükun içinde geçirirler.

Bilhassa asaletli ecdadımız olan Osmanlı hakanları, vezirleri ve paşaları hayrat işine çok ehemmiyet vermişler ve bu hayırhahlıklarından büyük sürür duymuşlardır.

Camiler, çeşmeler, hastahaneler, aşhaneler, mektepler, kurslar, yetimhaneler, acizler evleri yaptırmışlardır. Bu suretle manevi, dini, ruhî, içtimaî ziyafetlerden nasiplerini almışlardır.

Hatta hayatı, bazı hususlarda ihtirası dolayısıyla tenkid edilen, hataları görülen Kösem Sultan bile (Birinci Sultan Ahmed Han'ın ailesi) yüzlerce hayrat bırakmış ve yüzlerce yetim gelinlik çağına gelen kızları evlendirmeği kendisine vazife edinmişti.

Zaferden zafere koşan meşhur Napeloun'u ilk defa mağlub eden, vakur, mütevazi kahraman Cezzar Ahmed Paşa'nın dahi hayır eserleri saymakla bitmez.

Maalesef günümüzdeki bir çok zenginler, değil hayır hasenat yolunda faideli olmak, hatta üzerlerine farz olan zekatlarını dahi vermemek suretiyle, bîçare, fakirlerin haklarını pervasızca yemekdedirler.

ZENGİN - FAKİR

Resulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurur:

Abdullah İbni Abbas (r.a)'den

- Hiç bir kulun kalbinde dünya muhabbeti yerleşmesin ki, onun kalbine üç şey yapışmasın. Her halde ve muhakkak o üç şey kalbine yapışıp işgal eder:

Mezkur üç şeyden birisi, bir meşguliyet ki dert ve meşakkat kendisinden ayrılmaz.

İkincisi: "Öyle bir fakr u fâka, yokluk korkusu kalbine yapışır ki gınası mümkün değildir."

Yani dünya şöhreti ve mal hırsı kalbinden çıkmaz. Halbuki asıl zenginlik, kalbin zenginliğidir. Mal bolluğu kalbin istiğnasını izale etmez.

Üçüncüsü: Ehli kanaat, gerçi aç ve çıplak da olsa zengindir. Harîs olan kimse ise dünya ve mafihânın maliki de olsa gene fakirdir. Resulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu:

- Kalbi ve ruhî olan hastalık küfre yakın bir sıfatdır. Şeyh Sadi Şirazi kuddise sirruh buyurur:

- Mal, ömrü huzur içinde geçirmek içindir. Ömür, mal ve servet toplamak için değildir.

Gavsu'1-azam Abdülkadir Geylanî kuddise sirruh, hakiki zenginliği ne güzel tarif ediyor. Buyuruyor ki:

- Zenginlik, aziz ve celil olan Allah'ın sevgisine bağlanmak ve bu sevgi ile bütünleşmektir. Fakirlik ise, Allahü Teâlâ'dan uzaklaşmak ve kendini ondan gayrı varlıklarla zengin saymakdır.

Zengin; Allahü Teâlâ'ya yakın olmak suretiyle kalbi zafer kazanandır.

Fakir ise; Allahü Teâlâ ile kaibî yakınlık sağlayamayan ve bu zaferden mahrum kalandır.

Kim bu zenginliği arzu ederse, dünya sevgisini de, ahiret sevgisini de, dünyadaki ve ahirettekilerin sevgisini de, hülasa Allah'dan başka her şeyin sevgisini kalbinden çıkarsın. Eşyayı teker teker kalbinden atsın. Orada sadece ve yalnız Allahü zül celal vel kemal hazretlerine yer bıraksın!

Şu elinizdeki küçük dünya nimetlerine bağlanıb kalmayınız. Allahü Teâlâ size onları, sadece yolculuk esnasında azıklar olarak yarattı. Binaenaleyh Allah yolundaki yolculuğunuzda onlardan faydalanınız. Fakat hiç bir zaman onları gaye olarak görmeyiniz. Onlar gaye değildir. Yolculuk esnasında kullanılacak vasıtalardan ibarettir. Allahü Teâlâ size dünya nimetlerini, O'na giden yolda ziyafetler vermeniz, ve onlarla Allah yoluna delalet etmeniz için ihsan buyurmuştur. İlmi de onunla amel etmeniz ve ışığı ile doğru yolu bulmanız için vermiştir.

BORCUN AHLAK ÜZERİNE ETKİSİ

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, borçtan Allahü Teâlâ'ya sığınırlardı.

Müslüman'ın, dini hükümlerden bilmesi gereken şeylerden bir tanesi de, hayatta ölçülü olmayı ve yaşayışta, israftan kaçınıp, iktisadi davranmayı öğrenmesidir.

Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde buyuruyor:

"- Yeyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri sevmez." (A' raf,31)

Diğer bir ayeti kerimede de buyuruyor:

"- Elindekini saçıp savurma. Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar..." (İsra, 26/27)

Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de, müminlerin harcamalarını isterken, bütün mallarını değil, mallarının bir kısmını harcamalarını istemiştir. Kazancının bir kısmım harcayan bir kişi de pek az bir ihtimalle fakir olur. İşte böyle itidalinden dolayı müslümanın borçlanmaya ihtiyacı kalmaz. Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de borcu müslümana mekruh kılmış. Zira, hür ve sağlam insanın nazarında borç, gece ve gündüz ağır bir yük, acı bir minnettir.

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem borçdan Allahü Teâlâ'ya sığınır ve şöyle buyururlardı:

- Allahım, borca boğulmaktan ve erkeklerin kahrından sana sığınırım. (Ebu Davud)

Başka bir hadislerinde de şöyle buyurmuşlardır:

- Borçdan ve küfürden Allah'a sığınırım. (Nesai, Hakim)

Meclislerinde hazır bulunanlardan birisi:

- Ya Resûlallah! borcu küfürle eşit mi tutuyorsun? diye sorunca Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Evet diye cevap vermişlerdir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çok zamanlar şöyle dua ederdi:

"- Allahım, günahtan ve borçtan sana sığınırım."

- Ya Resûlallah! Borçdan çok korkuyorsun, dediler.

- İnsan borçlandığı takdirde, konuşursa yalan söyler, söz verirse de sözünde durmaz, buyurdular. (Buhari)

Böylece Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, borcun ahlak üzerindeki tehlikesini belirtmiş oluyorlar.

Yine borçlu olarak ölmek akıbetinden insanları korkutmak için, borçlu olarak ölenlerin cenaze namazını kılmazlardı. Hatta bazan elde ettikleri ganimetlerden, bu türlü borçları öderlerdi.

Bir hadis-i şeriflerinde sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

- Şehid'in, borçtan başka her şeyi affedilir. (Müslim)

Bu hükümlerin Işığında müslüman, şiddetli bir ihtiyacı olmadan borca yaklaşmaz. Borçlandığı vakitte onu ödemeğe gayretli olur.

Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

- İnsanların mallarını ödemek niyetiyle borçlanan kimsenin borcunu ödemede Allah yardımcı olur. Ödememek niyetiyle alanı da Allah helak eder." (Bu-hari)

Gene buyuruyorlar ki:

- Borçlu kabrinde mahpustur. (Camiu's-sağir) Diğer bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

- Borçlu olarak vefat edenlerin, elleri kabirlerinde, omuzlarına bağlanır. Borçlarını ödemekten başka hiç bir şey ellerini açamaz. (Menavi)

- Sizin en güzideniz, şu kimsedir ki, üzerinde olan borcu, alacaklıya incitmeden ifa eder. (Menavi)

İSRAFDAN KAÇINMAK

Cimrilik gibi, israf da kötü bir alışkanlıktır. Dinimiz her işte orta halde olmayı emreder, aza kanaat eden, rızkını kolaylıkla temin eder. Geçim sıkıntısı çekmez. Bu bakımdan daimi huzurlu olur. Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, hep rızkının kifayet mikdarı olmasını Cenab-ı Hak'dan niyaz ederlerdi.

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin, kanaat ve iktisat hakkındaki hadisi şerifleri aşağıdadır:

- Yetecek rızka sahip olan ve Allah'ın kendisine verdiği rızka kanaat eden müslüman kurtulmuştur. (Müslim)

- Sakın tamahkar olmayın! Çünkü tamahkarlık fakirliğin ta kendisidir. (Taberani)

- Ey insanoğlu! Elindeki, ihtiyacına yeterken, kendini azdıracak olan, daha fazla mal istiyorsun, aza kanaat etmiyor, çok ile de doymuyorsun. Ey insanoğlu! Vücudun afiyette, nefsin emniyette ve günlük ihtiyacın mevcud olarak sabahladığında artık dünya, senin demektir. (Beyhaki)

- İktisad eden, sıkıntı çekmez. (Taberani)

- Kurtarıcı üç şeyden biri, varlıkda yoklukda, zenginlikde, fakirlikde iktisada riayet etmektir. (Beyhaki)

- İktisad maîşetin yarısıdır. (Hatîb)

- Geçimde iktisad etmek, peygamberliğin yirmide biridir. (Ebu Davud)

- İktisat eden zenginleşir, israf eden fakirleşir. (Bezzar)

- Ey insanlar! Rızkınızı güzel yollardan arayın! Herkes kendisine takdir edilenden fazla rızka kavuşamaz. Takdir edilen rızka kavuşup onu yemedikçe dünyadan göçmez. İstemese de rızkı kendine verilir. (Hakim)

- Cebrail aleyhisselam bildirdi ki: Rızkını yemeden kimse ölmez. Öyle ise Allah'dan korkun. Rızkınızı güzel yollardan arayın. (Hakim)

"BORÇLANDIĞINIZDA YAZIN"

Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri Sure-i Bakara 282-283. ayeti kerimelerde buyuruyor ki:

"Ey iman edenler! Tayin edilmiş bir vakte kadar, birbirinize borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızda bir katib de onu dosdoğru yazsın. Katib, Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmakda tereddüt etmesin ve hemen yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu da) yazdırsın (borcunu ikrar etsin). Rabbı olan Allah'dan korksun. Borcundan hiç bir şeyi eksik bırakmasın. Eğer Üzerinde hak bulunan (yani borçlu) bir sefih (yani kendinde olmayan, aklı az) yahud bir zayıf olur, yahud bizzat yazdırmağa gücü yetmezse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tütün. Eğer bir erkek bulunmazsa, razı olacağınız şahidlerden bir erkekle bir kadın yeter. Kadınlardan biri unutursa öbürü hatırlatır. Şahidler çağırıldıkları vakit şahidlikden kaçınmasınlar.

Az olsun, çok olsun onu vadesiyle beraber yazmaya üşenmeyin. Bu Allah yanında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize daha yakındır. Meğer ki aranızda elden ele devredeceğiniz ve peşin yapdığınız bir ticaret olsun. O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yokdur. Alış-veriş ettiğiniz vakitte şahid tutun. Yazana da, şahitlik edene de asla zarar verilmesin. Verilirse eğer bunu yaparsanız o sizin için bir fısk olur. Allah'dan korkun, Allah size öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Eğer bir sefer halinde iseniz, bir yazıcı da bulamadınızsa, o vakit borçludan alınmış rehinler yeter. Eğer birbirinizden emin olmuş iseniz, kendisine inanılan adam Rabbı olan Allah'dan korksun ve emanetini tamamca ödesin. Şahidliği gizlemeyin. Kim ki onu gizlerse hakikat şudur ki, onun kalbi günahkardır. Allah ne yaparsanız hakkıyla bilendir.' Ebu Hureyre radıyallahu anh'den, Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Bir kimse kardeşinin haysiyetine yahud malına haksız olarak saldırmış ise, altın, gümüş bulunmayan günden (kıyametten) önce onunla helallaşsın. Aksi halde yaptığı zulüm nispetinde, onun iyi amellerinden alınıp, hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama yükletilir, buyurdu. (Buhari'den seçmeler, Mezalim, 10)

Bir seferinde buyurmuştur ki:

- Biliyor musunuz, müflis kimdir? Oradakiler

- Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler.

Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekatla gelir, fakat şuna söğmüş, şuna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını akıtmış ve şunu doğmuş, bundan dolayı onun iyiliklerinden, anılan adamların her birine verilir. Üzerinde olan haklar ödenmeden iyilikleri tükenirse,hak sahiplerinin günahları o kimseye yükletilir. Sonra o kimse cehenneme atılır. (Riyazu's-Salihin, c. 1, 266,267)

Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri buyurur:

"- Andolsun onlara Rabbının azabından ufak bir esinti dokunsa, muhakkak: "Eyvah bize. Biz gerçekten zalimler imişiz." derler. Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. İnsanın yaptığı iş, bir hardal tanesi ağırlığında olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz." (Enbiya, 46-47)

EKMEĞİ TUZA BANANLAR

Bir ahbabımız vardı. Muhtelif hoca efendilerden dini ders almış. Arabçası kuvvetli olup, tefsir, hadis, fıkıh bilgilerine vuküfiyeti vardı.

Zaman geldi, evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu. Kendisi Konya'nın bir köyündendi. Nevşehir'e yerleşmiş, kendisine müftilikden vaizlik vazifesi verilmişti.

On beş yirmi sene kadar evvel maaşlar çok cüzi bir ölçüde idi. Ona rağmen vaiz Osman efendi, hayatını maaşına göre ayarlamış, hiç maddi sıkıntı çekmiyor, kimseye el açmıyor, icab etdiği zamanlar ekmeğini tuza banarak katık etmesini biliyordu.

O kadar müstağni, gönlü zengin idi ki, oradaki zenginler, bunun ihlas ve çocuklarını yetiştirme kabiliyetini bildiklerinden yavrularının bilgi sahibi olmaları için, onu tercih ediyorlardı.

O, büyük şevk ve gayret ile Allah'ın rızasını gözeterek, onları red etmiyor, çocuklarla alakadar oluyordu.

Okuma ücreti deye bir şey almıyor, "bizim hocalarımız öğretdikleri için bizden karşılık almamışlardı", cevabını veriyordu. Böyle olunca Allahü Teâlâ kendisinden razı oluyor ve halka da kendisini sevdiriyordu.

Bekar iken gezmeyi çok severdi. Şehirden şehire kasabadan kasabaya seyahat ederdi. Durduğu yerde duramaz, bu gün burada yarın şurada vakit geçirirdi.

On sene kadar olmuş Osman efendi adeta gaiblere karışmışdı. Kendisinin nerede olduğundan haberimiz olmuyordu.

Yolumuz Nevşehir'e uğramışdı, gelen ahbablarımız meyanında,.Osman efendi de ziyaret kastı ile çıka geldi.

Herkes ayrılmış, Osman efendi ile yalnız kalmışdık. Osman efendiye uzun zamandır İstanbul'a gelmeyişinin sebebini sordum. Cevaben dedi ki:

- Elhamdülillah rahatım çok iyi, çoluk çocuğa karıştık. Ben bu şartlarla İstanbul'a gelecek olursam, bir aylık maaşımı harcamak icab edecek. Şayed harcar isem, borçlanacağım da. Bu sefer huzurum kaçacak. Telaş, sıkıntı her yerimi saracak. Allah'ın verdiği bu huzuru kaybetmemek için buradan ayrılmamağı tercih ediyorum. Çünkü borçlanmadaki vebali biliyorum.

Sonra işittim ki Osman Efendi'nin bu feragatkarane hizmetlerini gören, civar halkı kendisine bir daire alıyorlar. Kendisi kabul etmek istememiş ise de, onların ısrarları üzerine sonunda muvafakat ediyor. Huzur içinde hayat geçirirler inşaallah.

Boçlu insan, borcunu ödemediği veya ödeyemediği müddetçe cemiyet hayatında itibarını kaybeder.

Kaybedince de adeta cemiyete yani topluma karşı küser, hırçınlaşır, kimseyi sevemez hale gelir. Sadr'ı daralır, kalbi sıkışır. Mes'ud, muvazeneli insanları görmek dahi istemez, adeta düşman kesilir.

- Bu ne biçim Müslümanlık, kardeşlik olsa idi onlar benim borcumu öderlerdi, mülahazasında bulunur.

Halbuki böyle şeyler düşünmeyip, "Borcumu ödemekte kararlıyım. Allahü Teâlâ'nın yardımı ile bunu tesviye etmekte azimliyim. Her ne pahasına olursa olsun her hususta fedakarlık eder, icabında, ekmeği mi tuza katık eder, borçlarımı öderim, ben de ihlas ve istikamet üzere oldukça Allahü zülcelal hazretleri kefilim olur deye sıdk ile niyetini halisleştirir ise, Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin nusreti erişir, kendisi de bu badireden kurtulur.

' Ayrıca borçdan halas olmak için aşağıdaki dualara devam etmelidir:

"Ey Rabbim, Helal kıldıklarını bana kafi kılarak, haram kıldıklarından da beni muhafaza et, beni fazlınla senden başkasından müstağni kıl." (Tirmizi)

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular:

- Sana bir dua öğretiyim ki, onunla dua edersen dağ kadar borcun da olsa, Allah onu ödemeğe muvaffak kılar.

De ki ey Muaz:

"Ey mülkün sahibi, maliki olan Allahım! Sen mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden çeker alırsın. Dilediğini aziz kılarsın, dilediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye kadirsin. Ey dünya ve ahiretin Rahmanı! Sen onu dilediğine verirsin, dilediğine vermezsin. Beni sen başkasının acımasından müstağni kılarak, bir rahmet ile bana rahmet eyle!" (Tuhfetü'z-zakirin, 209, Taberani)

Borçlu olan kişi sabah namazından sonra üç yüz defa "Bismillahirrahmanirrahim. Rabbene'ftah beynenâ ve beyne kavminâ bilhakki ve ente Hayru'1-Fatihin." ayetini dua niyyetiyle okumalı ve her yüz defanın sonunda "Allahümme Ya müfettiha'l-ebvab iftah lenâ hayra'1-bab" diye dua etmelidir. Böylece inayet-i ilahiyyeye nail olması umulur. (Dualar ve Zikirler, M. Sâmî Ramazanoğlu)