Bereketin Kaynağı

Bereketin Kaynağı

Allah Teâlâ buyuruyor:

“O kimseler ki onlar mallarını fîsebilillâh infak ederler; sonra infak etdikleri sadakalarına başa kakma ve ezâ gibi şeyleri tâbi kılmazlar. Onlar için Rabbleri indinde mahfûz selâm vardır. Binâenaleyh onlar üzerine korku yokdur ve onlar mahzûn da olmazlar.” (Bakara sûresi, 261-262)

İyi kalbli sâlih bir ihtiyar vardı. Çiftçilikle uğraşırdı. Bağı, bahçesi, tarlası mevcud idi. Tarlasına tohum ekerken, önce iki rekât namaz kılar, sonra şöyle dua ederdi:

- Ya Rabbi, her şeyi ve hepimizi, yokdan var eden sensin. Ben senin zayıf bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları senin kudretin ve merhametine teslim ediyorum. Onları yeşert ve bütün canlılar için bereketli kıl!”

Her ekim zamanı böyle dua ederdi. Cenâb-ı Hak da onun tarlasını hep bereketli kılardı. Bağ ve bahçesindeki meyvelerden herkesin yemesini isterdi. Onun helâl etdiğini bildikleri için gelip geçen herkes onun bağına bahçesine uğrar, yiyip içerlerdi. Herkesin yiyip içmesine rağmen, o yine herkesden çok mahsûl kaldırırdı.

Günün birinde, bu hayır sever ihtiyar vefat etdi. Geriye üç oğlu kaldı. Bağ bozumu zamanı, çocukları kendi aralarında şöyle konuşdular:

- Biz babamız gibi yapar isek geriye çok az mal kalır, sıkıntıya düşeriz. Bunun için kimseye haber vermeden, sabah erkenden gidip, kimse gelmeden meyveleri toplayalım.

Sabah erkenden kalkıp bağa vardılar. Daha ortalık yeni ağarıyordu. İçlerinden birisi:

- Etrafa dikkatle bakın, fakirler gelecek olurlarsa bağa almıyalım, dedi.

Diğeri de:

- Bunlar bizim kendi malımız, onların ne hakkı olacak, tabii ki içeriye almıyacağız, dedi.

Böyle konuşurlar iken bağın içine girdiler. Fakat hayretler içinde kaldılar. Önce kendi bağları olup olmadığında tereddüde düştüler. Etrafa iyice bakınca kendi bağları olduğunu anladılar. O gece yağan dolu sebebiyle bütün asmaların dallarının kırıldığını, üzümlerin toplanamıyacak şekilde harab olduğunu dehşet içinde gördüler. İşte o zaman hatalarını anladılar:

- Biz, Allah’ın bize verdiği nimetden fakirleri mahrum bırakmak istersek, Allahü Teâlâ da bizi bundan mahrûm bıkarır, dediler.

Üzüntü içinde geri dönerlerken, birbirlerini suçlamağa başladılar. Yolda babalarının her zaman iyilik yapıp ihsanda bulunduğu ihtiyar birisi ile karşılaşdılar. O şahıs onları üzüntülü bir şekilde görünce sebebini sordu. Onlar da durumu anlatdılar.

İhtiyar gözü doymaz mirascılara dedi ki:

- Ben sizin babanızın dostuyum. Onun çok iyiliklerini gördüm. Baba dostu olarak size biraz nasihat etmek istiyorum. Kimin malını kimden kaçırıyorsunuz. Fakirleri kimsesizleri gözetmez iseniz, işte Allahü Teâlâ size böyle azab eder. Bir musibet bin nasihatden iyidir. Bundan sonra aklınızı başınıza toplayın. Tohum ekerken, ağaç dikerken, yalnız kendiniz için yapmayın! Bütün insanların hatta hayvanların, kuşların fayda görmesine, rızıklanmasına niyyet etmelidir, böyle niyet edilirse, hasat bereketli olur. Meyveler, mahsûller kaldırılınca, fakirin hakkı olan Öşrünü hemen vermelidir. Öşrü verilmeyen malın tamamı haram olur, yemesi kullanılması câiz olmaz.

Kimseye vermemek, göstermemek için hırsız gibi mahsulü gece kaldırmamalıdır. Böyle yapılırsa Allahü Teâlâ bereketini kaldırır. Allah için verilenler malı eksiltmez. Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri verilen sadaka, zekât, Öşr sebebiyle mallarda bereket hâsıl eder.

Şuna hayret edilir ki, maalesef günümüzde namazlarını kılan, oruçlarını ve diğer islâmî ibâdetlerini ifa eden hatta nafile ibadetleri bile terk etmeyen bir çok müslüman kardeşlerimiz, zekât ve Öşr konusu üzerinde lakayddırlar. Halbuki bunların ifâsı, yerine getirilmesi Cenâb-ı Hakk’ın emridir, farzdır. Ehemmiyetine binaen bu kişilerin yeni neşredilen Hamdi Döndüren Efendi’nin Delilleriyle İslâm İlmihali’”nin 483’den 550. sahifesine kadar olan bahisleri dikkatle okumalarını tavsiye ederiz.

Altınoluk Sohbetleri-3 s. 70-71