Allah Sevgisi

Allah Sevgisi

Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise, putlardır. Onları aydınlıktan karanlıklara düşürürler. İşte onlar cehennemliktirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır.

(Bakara Süresi, 257)



Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, münhasıran Allah'ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur. O'nun iradesi ve kudreti taalluk etmeden, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böyle bilip kabul ettiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları Allah'a ortak tanıma yükünden kurtulur, Allah'a şirk koşmaz. Aynı şekilde diğer insanlar da onun canibinden rahat ve sükuna kavuşurlar.

Zira her şeyin münhasıran Allah'ın iradesi ve kudretiyle vuku bulduğunu bilen kişi artık insanların üzerine kusur yüklemez. Gelecek ve olacak şeyler için onlardan talepte bulunmaz. Sadece ve yalnız şeriatın kendilerinden istediği şeyler dairesinde talepte bulunur. Onları ancak o miktarda hak ve kudret sahibi olarak görür, hüküm ile ilim arasını cem etmek için, şer'an kendilerinden talepte bulunur. İlmen de mazeretlerini kabul eder.

Allah'u Teala'nın fiillerini mahlukatta görmek öyle bir akidedir ki, hüküm onunla bozulmaz. Mutlak doğru odur ki, Allah yegane takdir eden ve yegane hak isteyendir. O işlediklerinden sual olunmaz. Fakat insanlar yaptıklarından sorguya çekilirler.

Sarsılmaz iman sahibi, muvahhid, Allah'dan razı, onun hükümlerine razı ve takdiratına uyan, Allah'ın gerek kendisi ve gerekse başkaları hakkındaki fiillerine boyun eğen her müslümanın inancı budur.

Allah senden de senin sabrından da müstağnidir. Sana da senin yardımına da ihtiyacı yoktur. Fakat O bakıyor, sana göstermek istiyor ki acaba iddianda nasıl hareket edeceksin. îddianda doğru musun değil misin?

Seven hiçbir şeye malik olmaz. Sevdiğine her şeyini teslim eder. Sevgi, muhabbet ile malikiyet bir arada toplanmaz. Aziz ve Celil olan Allah'ı seven ve sevgisinde hakikaten sadık olan kişi nefsini de, malını da, akıbetini de ona teslim eder. Gerek kendi hakkında, gerekse başkaları hakkında ihtiyarını yani tercih etme ve seçme hakkını elden bırakır, Allah'a teslim eder.

Kainatdaki tasarrufu hakkında Allah'ı ithama kalkışmaz. O'nun tasarrufunda acele etmesini istemez. Ona cimrilik isnadında bulunmaz. O'nun kalından gelen her şeyde hayır vardır. O'nun tasarrufu ile bütün batıl yollar kapalıdır. Ancak kendisine giden yol açıktır.

Ey Allah'ü Teala ve Tekaddes Hazretlerini sevdiğini iddia eden kişi! Senin için bütün fuzuli yolların tamamı kapanıp yalnız Allah'a giden yol açık kalmadıkça O'na olan muhabbet ve sevgin kemale ermez. Senin sevgilin öyle bir sevgilidir ki, arzdan yerin dibine kadar bütün varlıkların sevgisini senin kalbinden çıkarır. Hem de öyle bir çıkarır ki artık ne dünyayı seversin ne de ahireti, kendinden dahi ürküntü duyar, yalnız onunla ünsiyet edersin. Öyle ki tıpkı Leyla'nın Mecnun'u gibi olursun.

Vaktiyle Mecnün da Leyla'nın sevgisi yer ettiği zaman o halkın arasından ayrılmış, tek basına yaşamaya başlamıştı. Daha sonra vahşi hayvanların arasına gitti. Mamur beldeleri bıraktı, harabelerde kalmağa başladı. Halkın övmesini de yermesini de bir kenara attı. Onun nazarında onların konuşması da sukut etmesi de bir idi. Kendisinden hoşlanmaları ve hoşlanmamaları da farksızdı. Bir gün kendisinden soruldu:

- Sen kimsin?

Mecnun cevaben dedi ki:

- Leyla

Yine soruldu:

- Nereden geldin?

Yine dedi:

- Leyla

Bir daha soruldu:

- Nereye gidiyorsun?

Mecnun cevaben yine dedi:

- Leyla

Mecnun'un gözleri Leyla'ya olan sevgisinden dolayı ondan başkasını görmeye kör, kulakları da Leyla kelimesinden gayri kelimeleri işitmeğe sağır olmuştu. Onun için etrafındaki insanların bu halinden dolayı kendisini ayıplamaları onu hep Leyla kelimesini sayıklamaktan vazgeçirememişti? Nitekim birisi ne güzel demiş:

- Nefsler bir kerre hevaiyata meyl etmemiş olsun, artık insanlar boyuna soğuk demire çekiç vururlar.

Şu kalb, Aziz ve Celil olan Allah'ı tanıdığı ve sevdiği ve O'na yakınlaştığı zaman insanlardan ve diğer varlıklardan ürker. Yemeğe, içmeğe, giyinmeğe ve evlenmeğe karşı ünsiyet peyda edemez olur. Mamur beldelerden, evlerden kaçar, harabelere yönelir. Onu şeriatın emrinden başka hiçbir şey bağlayamaz. Şeriat onu; emirde, nehiyde ve fiili ilahîde bağlar. Kaderin geleceği vakitlere kadar bağlar. Allah'ım! Rahmetinin elinden bırakma. Eğer bırakırsan biz dünya denizinde boğuluruz. Varlık denizinde boğuluruz. Ey keremini saçan, bize idrak ver, anlayış ver. Bize hakikatleri idrak ettir.

Ey oğul!

Benim söylediklerimle amel etmeyen onları anlayamaz. Eğer amel ederse anlar. Benim hakkımda hüsnü zan beslemez, bana inanmaz, söylediklerimle amel etmezsen nasıl anlayabilirsin? Düşün ki mesela sen açsın, gelmiş karşımda duruyor fakat sana ikram ettiğim yemeği yemiyorsun. Bu durumda benim yemeğimin nefasetini nasıl anlayabilir ve açlığını nasıl giderebilirsin?

Allah ondan razı olsun, Ebü Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar:

- Bir gece hastalanan bir kişi Allah'tan razı olur ve tutulduğu hastalığa karşı sabır ve tahammül gösterirse tıpkı anasından doğduğu günkü gibi günahlarından sıyrılır.

Sana hiçbir şey kendiliğinden gelmez. Senin muhakkak çalışman, himmet ve gayret göstermen gerekir. Ashab-ı Kiram'dan Muaz radıyallahu anh, diğer sahabilere hitaben zaman zaman şöyle derdi:

- Geliniz bir an imanın tadına bakın. Kalkınız bir an kapıları açalım.

O bu sözleri ashaba olan sevgisinden, merhametinden dolayı söylüyor ve derin hakikatlere muttali olmaya işaret ediyordu. Sarsılmaz bilgi ve inanç gözüyle nazar edilmesine işaret ediyordu.

Her müslüman, mü'min değildir. Her mümin de kat'i ve sarsılmaz bilgi ve inanç sahibi değildir. İşte bunun içindir ki ashab, Muaz radıyallahu anh'ın yukarıdaki sözünü bahis konusu ederek bir def'asında Resulu Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme şöyle dediler:

- Muaz bize "geliniz bir an iman edelim" diyor, bizler mü'min değil miyiz?

Onların bu sözleri üzerine Allah'ın Resulü kendilerine şu cevabı verdi:

- Muaz'ı ve davranışını kendi haline bırakınız!

Ey nefsinin, hevasının, tabiatının, şeytanının ve dünyasının kulu olan kişi! Senin gerek Allah'ın indinde ve gerek salih kullarının indinde hiç bir değerin yok. Ben ahirete tapan, ahirette Cehennemden kurtulup Cennete kavuşmak için Allah'a kulluk eden kişiye bile iltifat etmiyor, değer vermiyorum. Dünyaya ve dünya malına tapana nasıl değer vereyim ki?

Yazıklar olsun sana! Amel etmeksizin yalnız laklakıyat ile ne yaparsın? Sen yalancının birisin, fakat sana kalırsa doğru insansın, dilinle söylediklerini, fiilinle yalanlıyorsun. Sen Allah'a şirk koşuyor, ortaklar tanıyorsun. Fakat sana sorulunca bir muvahhidsin. Kendinin sıhhatli ve doğru yolda olduğuna inanıyorsun. Elinde ayarı bozuk ve değersiz madenlerle karışık bir meta var. Fakat sen onun saf cevher olduğuna inanıyorsun. Benim seninle meşgul olmam seni yalan söylemekten men'etmek, doğru konuşmayı emretmek içindir. Elimde üç tane mihenk taşı var. Onlarla ben doğruyu eğriden, hakiki cevheri kalp ve ayarsız cevherden ayırt ederim. Bunlar kitap, sünnet ve benim kalbimdir.

Son mihenk olan kalpte şahıslar ortaya çıkar. İnsanların hangi manevî-ahlakî mertebelerde bulundukları kalb mihengi ile ayan beyan belli olur. Fakat kitap ve sünnet ile amel edilmedikçe kalp, mihenk taşı olma mertebesine erişemez.

İlim ve irfan ile amel etmek ilmin tacıdır. İlim-irfan ile amil olmak ilmin nurudur. Safanın safasıdır. Cevherin cevheridir. Özün özüdür. İlimle amil olmak kalbi sıhhate kavuşturur, düzeltir, temizler. Kalb sıhhatli ve temiz olursa bütün diğer uzuvlar da sıhhatli olur. Kalbe güzel ahlak libasları giydirilirse Cennette de giydirilir. Kalp denen et parçası salih ve doğru olursa bünye de sıhhatli olur.

Kalbin sıhhati insanoğlu ile Rabbı arasındaki özün sıhhat'indendir. Öz bir kuştur. Kalp ise onun kafesidir. Kalp bir kuştur. Beden ise onun kafesidir. Beden de bir kuştur. Kabir ise onun kafesidir. Öyle ki insanın behemehal oraya girmesi mukadderdir.

(Abdülkadir Geylanînin Sohbetleri. Sohbet: 41)

Sevgi denildiğinde ilk olarak Halîk zülcelal velkemal hazretleri hatıra gelir. Ondan sonra Fahri kainat Efendimiz hatırlanmalıdır. Ondan da sonra Cenab-ı Hakkın has kulları diğer peygamberler, ashab ve diğer evliyullah hazeratı yer alır.

Allah'ü Teala ve Tekaddes Hazretleri sevdiği, aziz etmeği murad ettiği bir kulunun kalbine kendi sevgisini koyar. O kul, kulluk icabı bunun kadr-ü kıymetini bilip hüsnü istimal ederse yani tam ihlas üzere teslimiyet yolunu tutarak kulluk icabı ne yapmak lazım gelirse onu ifa ettiğinde perdeler açılır. Kolaylıkla Allah'ü Teala ile ünsiyet hali tecelli eder. O bu suretle aradığını kolaylıkla bulmuş olur. Bu Rabbimizin iltifatı ilahiyesidir. Bu hale bazen Allah'ın has bir kulunun yani hakiki bir mürşid-i kamilin nazarıyla erilir. Bu pek az bir kimseye nasip olur. Mürşid-i Kamil'in nazan her müracat edene tesir etmez, ancak Allah'ın murad ettiği, her hususta ciddi, samimi, kemale ermiş yüksek ahlak sahibi kişilerin dahi pek azına nasip olur..

O bazılarının aylarca hatta senelerce elde edemediğini pek kısa bir zamanda elde eder. Bu iltifatı ilahiyedir. Sevgiye nail olan Allah'ü Tealaya karşı bütün vazîfelerini seve seve ve büyük bir rahatlıkla ve gönül huzuru içinde ifa eder. Bazı abidlerin gönüllerindeki sevgi noksanlığı dolayısıyla ibadetlerinde tam bir zevk ve huzur hali olmaz.

Mü'min, kader kendisine ne getirirse onu hemen alır, ona razı olur. Aynı zamanda Allah'ü Teala'nın emirlerine uyar, yasaklarından sakınır ve bunu gönül hoşluğu ile ifa eder. Çünkü Allah'tan gelen her şey onun için hoştur, sevgilidir. Hatta hastalıklar, fakir düşmeler, her türlü musibetlerde bile, Allah'ü Teala bir kula yakınlık nasip ettiği zaman kula en ufak abes ve çekişme duygusu gelmez. Onun için her iş yerli yerindedir. Allah'ü Teala'yı seven ondan başkasını sevemez, takati kalmaz. Diğer sevgileri mesela anasını, babasını, ailesini ve çocuğunu, malını mülkünü sever. Fakat bu sevgi Allah'ü Teala'nın sevgisinden neş'et eden, yerli yerinde ölçülü bir sevgidir. Böyle ölçülü muhabbetler makbuldür. Çünkü kulun hem cinsine sevgi göstermesi insanlık icabıdır. İnsan anasını babasını sever, çünkü onun dünyaya gelmesine ve dinî bilgi sahibi olmasına onlar vesîle olmuşlardır. İffetli, yüce ahlak sahibi, manevî akîde sahibi olan şerefli fazîlet sahibi ailesini sever. Bu sevgi de Allah için sevilir ise makbuldür. Mala mülke gelince, onlar İslamiyet ve insaniyetin yararına kullanılırsa o da memduhtur.

"Allah O'dur ki başka ilah yok, ancak O vardır. El Hayy ve el - Kayyumdur (Zatî, ezelî ve ebedi bir hayat ile diridir ve başka bir varlığa muhtaç olmaksızın zatiyle kaimdir ve her şey bizzat kendisiyle değil, ancak onunla kaimdir) Onu ne bir dalgınlık ve uyuklama tutabilir ne de uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun nezdinde kim şefaat edebilir? Ancak izin verdiği kimse. O kullarının o gün yaptıklarım da sonradan yapacaklarını da bilir. (dünyada daha karşılaşacakları şeyleri de, her vakit arkaya bıraktıkları ahireti ve orada başlarına gelecekleri ve nail olacakları şeyleri hep bilir.) Onlar O'nun ilminden hiç bir şeyi ihata edemezler. (Yani elde edip kavrayamazlar.) Ancak O'nun dilediği müstesna. O'nun kürsisi gökleri ve yeri îhata etmiştir. Bunları muhafaza ona hiç ağır gelmez. Çünkü O çok yüce, çok büyüktür.

Artık hiç kimsenin dine girmesi hususunda zorlama yoktur. Çünkü doğru yol delaletten seçilip meydana çıkmıştır. Artık kim o azdırıcı şeytanı kabul etmeyip de Allah'a iman ve itimat ederse, o kopması ihtimali bulunmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. İşte Allah kullarının her söylediklerini ve söylemediklerini işitici her hallerini kemali ile bilicidir.

Allah kendine iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarır. Küfredenlerin dostları ise şeytandır. O da onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sürükler. Onlar Cehennem arkadaşlarıdır. Bir daha çıkmamak üzere orada ebedi kalıcılardır onlar."

Ayet-el Kürsi Meali

Şazeli meşayihinden E. Ataullah-ı İskenderani Hz. buyurur:

"Allah yoluna gidenler, Allah'a teveccühün nurlarıyla hidayeti bulmuşlardır. Muvacehe (yüz yüze gelmek) nurları dahi ermişler içindir.

"Salike lazım ve elzem olan kendi nefsindeki ayıpları aramaktır. Bu hal, Hak Teala'nın kul üzerindeki haklarındandır. Şu halde nefisteki ayıpları aramak ve iyi işlerin her türlü afetlerden ve hallerinin her türlü bulantılardan saf ve temiz kalmasına çalışmaktan geri durmamalıdır.

Kendinden gizli olan kaderleri ve esrarı öğrenmek isteyişleri nefsin hoşlanacağı şeylerdir.

Resulu Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlardır ki:

"İnsanın bedeninde bir çiğnem et vardır ki bu bir çiğnem et iyileşirse bütün beden iyileşmiş olur ve bozulacak olursa bütün beden bozulur."

Gönlün iyileşmesi ise bütün çirkin sıfatlardan temizlenmesiyle olur. Hakkın yoluna salik olan kimse böylece temizlendikten sonra riyazatlar ve mücahedelerle nefsini kendi hükmüne alarak ezkarın nurlarıyla daima ilerlemesini gözetmelidir.

Her ma'siyet (günah) gaflet ve şehvetin kökü: Nefisten razı olmaktır. Ve her taatın ve uyanıklığın ve iffetin kökü, senin ondan razı olmayışındandır.

Nefisten razı olmak: Bütün çirkin sıfatların kökü olduğu gibi, nefisten razı olmamak dahi ne kadar iyi ve övülmüş güzel sıfatlar varsa hepsinin aslıdır. Bunun üzerinde bütün arifler ittifak etmişlerdir. Salik nefsinden razı olmayınca daima onun kusurlarını araştırır. Fakat nefsini hoş görecek olursa gaflet etmeye başlar.

Nefsinden razı olmayan bir cahil ile arkadaşlığın, nefsinden razı olan bir alimle arkadaşlığından senin için daha hayırlıdır.

"Arkadaşlığın faidesi halin artmasındadır, eksilmesinde değildir. Nefsinden razı olanın arkadaşlığı, eğer alim ise su katılmamış safi bir serdir.

Daim ve Kadim Lemyezel ve La yezal ancak O'dur.

Allah'ü Teala'ya karşı hüsnü zanda bulunmak; Allah'a yakınlık makamlarındandır. Bu makamdaki insanlar iki kısımdır. Birisi hususî diğeri ise umumî kısımdadır.

Hususî kısımda olanlar: Allah'ü Teala'nın yüksek vasıfları ve mukaddes sıfatları için zanlarını güzelleştirmiş olanlardır.

Umumî kısımda olanlar ise: Allah'ü Teala'nın nimetlerine, ihsan ve keremlerine nail kimselerdir. İki makam arasında fark açıktır.

Hususi makamda bulunanlar: İlahi irfan ile tahakkuk ettikleri ve yakinin nurlarına kavuştukları için kalpleri mutmain ve nefisleri sakin olmuştur. iyi ve güzel zanlar hilafına tereddütte bulunmağa mecal ve ihtimal kalmamıştır.

İkinci makam sahihleri ise bütün işlerinde hakiki vahdet mertebesine ermekten mahrum olmakla beraber bu işlerin türlü türlü oluşlarından dolayı hoşlarına gitmeyecek hallerde ve kötü zanlarda bulunmaktan kurtulamazlar, bu misillü (asa en tekrehu şey'en ve hüve hayr un leküm) hallerde olabilir ki, sizin için daha hayırlı olan bir şeyi ikrah edersiniz ayetiyle benzerlerini düşünerek hakikatin müşahedesine çalışmalıdır.

Allah'ın sevgili kullarından Abdülaziz İ. Mehdavi: (İyi ve güzel zanlarda bulunmak; olur mu? Olmaz mı? diye tevehhümleri (vesveseleri) kesip atmaya bağlıdır buyurmuşlardır. Bu gibi vehimlerde bulunmak helaki mucip olacağı gibi, nefis ve şeytanın dediklerine kulak asmak dahi böyledir.

Allah Teala'ya karşı dünya ve ahiretçe daima güzel ve iyi zanlarda bulunmak feyz ve seadeti muciptir.

Kulun Mevlasından kaçıp, nefsin şehvetleri peşine düşmesi ve heva ve hevesine uyması kalbin körlüğü alametlerindendir. Ayette beyan buyurulduğu üzere gözler kör olmaz. Lakin kalpler kör olur. Kalbin basireti açık olsaydı faniyi bakiye tercih etmezdi.

Bir oluştan diğer bir oluşa yürüyüp gitme! Sonra değirmen etrafında dolaşan hayvan gibi olursun. Yürüyerek gittiği yer almış olduğu yeridir. Ekvandan yani varlıklardan bu oluşları yaratan mükevvine doğru yürü; gidişin nihayet bulacağı münteha yani en sonu Rabbın Teala ve tekaddesidir.

Resulu Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret edenler hakkında şöyle buyurmuşlardır:

- Allah ve Resulu için hicret edenler, Allah ve Resulu için hicret etmişlerdir. Ve bir dünyalığa nail olmak ve yahut bir kadınla evlenmek için hicret edenler de, hicretleri neye ise ona hicret etmişlerdir.

Bu şerefli hadîsin çok büyük bir önemi vardır. Çünkü tevatür derecesinde sabit olan (ameller niyetlere göredir) hadis-i şerifidir.

Yukarıdaki hadis-i şerifte hicret iki kısma ayrılıyor. Biri Allah ve Resulu için olan ve diğeri, dünyalığa kavuşmak, yahut bir kadınla evlenmek için vuku bulan hicrettir. Bu iki kısım arasındaki fark, yerin ve yerin aralarındaki mesafe kadar büyüktür. Ebü Yezid-i Bestamiden bir zat nasihat istiyor: Beyazid Bestami: Eğer Allah arşdan ferşe kadar sana büyük bir atiyede bulunmuşsa:

- "Yarabbi ben ancak seni dilerim"de diye vasiyet ediyor.