Her şeyde bilgi ve irfan sahibi olmak icab ettiği gibi gâfilâne ve sağlam niyetle yapılamayan hizmetlerden de lâyıkı vechile kemalli bir netice alınamaz.
Allah Teâlâ buyuruyor:
- Hizmetde fark gözetmekden sakın, zira fark gözetenler göçüp gitmişlerdir. Maksûdum fevt olmasın, muradım hâsıl olsun istersen, fark gözetmeden herkese hizmet et. (Sülemî, 495)
Hizmet sırf Allah rızası için yapılmalıdır. Niyet halis olmazsa sabun köpüğü üzerine yapılan binaya benzer. Bir türlü temel tutmaz.
Hizmet eden, ne kadar ihlâslı olursa olsun, yukarıdaki ayeti kerimedeki güzel sıfatlarla kendini tezyin etmelidir. Yok, ben hizmet ediyorum, deyerek, kendisini hiç bir şeyle vazifeli mükellef görmezse, bu da noksanlık olur.
Aklı selim sahibi olan hem hizmetine devam eder, hem de bahsi geçen bu on güzel sıfatlarla süslenmeğe gayretli olur. Bununla beraber gene de hizmet sevabını alır.
İmam Şafiî kuddise sirruh buyurur:
- Hizmet edene hizmet edilir. (Tabâkatu’l-Kübrâ)
Hizmet eden kişi, hizmetine devam ettiği müddetçe mânen de terakki etmelidir. Gönlünü Rabbına lâyıkı veçhile verib, ihlâs, edeb, ve tevazu üzere kulluk vazifesini kemaliyle yapmağa gayretli olmalıdır.
Yoksa, maneviyata ve usûle uymayan, hizmet ehli, rûhen inkişaf ve terakki edemezse yapdığı, hizmetler hep tersine tahakkuk eder. Böyle olunca yapılması icab edeni yapmaz, yapılmaması icab edeni yapar, çünkü firâset sahibi olamamışdır. İş böyle cereyan edince de, böyle bir hizmetden semere alınmaz ve huyu da güzelleşemez, her yapdığı iş tersine olur. Çünkü niyeti zayıf olduğu için (her ne kadar kendisini kusursuz görse de) Cenâb-ı Hakk celle ve alâ hazretlerinin nusretinden mahrum kalır.
Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, Dâvûd aleyhisselâma:
- Ey Dâvûd! Bana talib olan ve beni isteyen birini gördüğün zaman, onun hizmetçisi (hadimi ol) diye vahyetmiştir.
Hâdim, Cenâb-ı Hakk’ın, hizmetlerine karşılık kulları için hazırladığı sevab ve ecri arzulayarak hizmete girer. Hâdim; tâlibleri, gönül rahatlığına ulaştırmak, Allah’a yönelenlerin duygu ve düşüncelerini, dünyevî endişelerden kurtarmak ister, yaptığı her şeyi, sâlih bir çevrede, temiz bir niyetle yapar.
Hâdim, hizmeti, karşılıksız yardımda bulunmayı, başkalarını kendisine tercih etmeyi, cennetin yollarından biri olarak bilir. Hizmetin faziletini bildiği için onu nafile ibadetlere tercih eder. Ancak kişinin Allah ile beraber olabilme halini düzeltmek ve devamlı kılmak için yaptığı nafileler bunun dışındadır.
Hâdim’in, arzu edilen ve beğenilen yüce bir makamı vardır. Ancak, hizmette niyyetini nefsânî etkilerden temizlemesini bilmeyen kimse, hâdim değil, onlara benzemeye çalışan bir kimsedir. O, fakirlere hizmet için çırpınır, hizmet için girilebilecek her yere girer. Hüsnü niyetle hâdimler gibi çalışırsa bile yine de hizmeti ve niyyeti şaibeden kurtulamaz.
Böyle bir hizmetkâr, topluma hizmette iyi niyyeti ve kavi imânı olduğu takdirde, yerinde hizmet edebilir. Bazan da niyyetine heva-heves karışdığı için hizmeti yerinde ve isabetli olmaz. Yapılmaması gereken yere hizmet götürmüş olabilir. Yaptığı her iş ve hizmet karşılığında sevgi ve övgüsünü bekler. Bazan övülme için hizmet eder. Bazan da heva ve hevesiyle hareket ettiği için sevmediği bir durumla karşılaşdığı kimsenin hizmetine mani olur, kalbine ve niyetine hevâsı karıştığı ve nefsani duygular gönlünü zedelediği için, sevinçli ve kızgın olduğu zamanlarda hizmetin gerektirdiği edebe, riayet edemez. Dolayısıyla hizmetinde isabet etmediği anlar olabilir. Hakiki hizmet ehli ise, gerek sevinçli, gerek kızgın olduğu hallerde bile heva ve hevesinin etkisi altında kalmaz. Hiç bir kınayıcının kınaması onu, Allah yolunda bildiğini yapmaktan alıkoyamaz. Herşeyi yerli yerinde ve zamanında yapar. Hülasa, bu bilgilere ve yukarıda verilen özelliklere göre, hizmet anlayışında nefsânî etkilerden kurtulamayan kimse, hâdim değil, ancak mütehâdimdir. (Avârifu’l-Meârif Tercümesinden, s. 119-121)