Allah Dostluğu

Allah Dostluğu

Allah ü Teâlâ dostluğunun bütün makamların üstünde bir makam olduğuna dair.

Hüccetü-1-Îslâm el-Gazzâli kuddise sirruh buyurur ki:

"Bir lezzet vardır ki, Cennetin lezzeti onun yanında hiç kalır. Onu anlamak için şu misâllere dikkat et, üzerinde düşün!"

İnsanın, çeşitli devrelerinde, eşyadan lezzet alması birbirine müsâvî değildir. Çocuğun bütün lezzeti yemektedir. Bundan başka bir şey bilmez. Yedi yaşına gelince yediklerini birbirinden ayırmaya, seçmeye başlar. Şundan değil de öbüründen biraz daha fazla lezzet alır. Güzel giyinmenin lezzetini on yaşından sonra anlamağa başlar. Biraz daha büyüyüp yüksek bir makam ve mansıba erdi mi dünya lezzetleri son bulur. Fakat bunların hiç birinin bâtınını tatmin etmediğini gözü varsa görür. Çünkü bunların hepsi Cenab-ı Hakkı bilmenin yanında hiçtir.

Âriflerin sözlerine kulak ver ve dikkat et, hallerini anlamağa çalış. Mârifet ve Hak dostluğunun her şeyden kıymetli olduğunu anlarsın.

Mârifet-i Hakkın gizli olmasının sebebi şudur: Bir şeyi bilmek ya tehlikelidir veya zordur. Bunun iki sebebi vardır. Bir şey örtülü olur. Aydınlık olmaz. İkincisi son derece aydınlık olur. Fakat gözde onu görecek takat olmaz. Mesela yarasalar gündüz görmezler, gece görürler. Bu, eşyanın gece göründüğünden değildir. Yarasanın ışığa tahammül edemeyecek derecede zayıf gözlü olduğundandır. İşte Cenab-ı Hakkın mârifeti de son derece açık ve aydınlıktır. "Ez-Zâhir" O dur. Gönüller onu bulmağa tahammül edemezler. İşte akıl ve hayale gelmeyen ne kadar mahluk varsa hepsi de O' nun kudret ve celâliyle perdelenmiştir. O, her an zâhirdir. Fakat kulda onu kendi imkanları ile müşahede imkanı yoktur.

Bu şuna benzer: Hiç bir ışık güneşten daha parlak değildir. Ve hiç bir ışık yoktur ki, ondan ışık alıp onunla zâhir olmasın. Fakat güneş belirli bir zaman batmasa yahud eşyanın gölgesi yerine düşmese idi kimse yeryüzünde bir ışığın olduğunu bilmeyecekti. Bunu bilenler de bilmeyenlere anlatmak için bunun zıddını düşünüp misâl getirerek anlatmaya çalışacaklardı.

İşte Cenab-ı Hak için -hâşâ- bir an için gaybet ve adem mümkün olsa idi yer, gök o anda mahvolurdu. İşte her şey onun varlığına şehâdette bir Sıfat üzeredir. Hülâsa nur, nuruyla gizlenmiştir.

Bir başka husus da şudur. Çocuklukta bu dünya rastgele seyredilir. Eşyanın her biri bir yer tutar. Çocuğun, eşyanın şehadetlerini işitecek aklı olmadığı için bir şey yok sanır. Her kimin gözü zayıf değilse gördüğü her şeyin Allah'ın san'atının eseri olduğunu görür.

Mesela güzel bir hat gören kimse yazıdan evvel kâlemi ve kağıdı düşünür. Onu yazanı düşünür. Bu istidlâl ehillerinin hâlidir. Daha ilerisi ise, yazanı yaratanı ve onun san'atlarını düşünmek ve onu tanımanın yollarını tutmaktır.

İşte Allah dostluğu bütün bu makamların üstünde bir makamdır. Kulun kemâlâtının en son derecesi Hak dostluğunun gönlünde galip olması ve dostundan başka her şeyden alakasını kesmesidir. Eğer bir kimse bunun ne demek olduğunu merak ederse Allah'tan başka her şeyden gönlünü temizlesin! Dünya dostluğunu, gönlünden çıkarsın. Allah dostluğuna mâni olan her şeyi terkedip, O' nun mârifetini şevkle istesin! Allah'ın dostlarıyla beraber olsun. Mârifet tohumları, vücûd toprağında hazır beklemektedir. Bunların filizlenmesi için zikre ve fikre devam etmek lazımdır.

Aslında hiç bir mü'min muhabbetin aslından hâli değildir. Lakin aradaki farklar üç sebebtendir.

Birincisi: Mü'min kendini, dünya dostluğunda ve meşguliyetinde heder etmektedir. Dostlukta esas olan ise vahdetdir. Bir ikinci şey ile meşguliyet dostluğa sığmaz, Allah dostluğuna başka şeyler karışır ise iş bozulur.

İkincisi: Mü'minler mârifet derecelerinde, birbirlerinden farklıdırlar. Kim mârifetullaha daha fazla vâkıfsa, onun dostluğu daha fazladır.

Üçüncüsü: Zikir ve ibadetle ünsiyetin hâsıl olması lazımdır. İbâdete, kulluk vazifesini ifâya önem vermeyince bu hâsıl olmaz. Kim neyi çok zikrederse onunla, ünsiyeti artar ve zikr ede ede zikrettiği bir gün karşısına çıkıverir. İşte O'nu dost bilmeyen, dost tanımayan asla onu tanıyamaz. Muhabbet mârifetin semeresidir.

Mârifetin kemali iki yol ile hâsıl olur.

Birincisi: Sûfiyenin yoludur ki mücâhededir. Daimi zikir ile batın tasfiye edilir. Bir zaman gelir bu zikir zikredene Allah'dan başka her şeyi unutturur. O zaman o, iç âlemiyle (bâtınıyla) hâdisatın ve eşyanın hakikatlerini görmeğe başlar ve Hak teâlanın azameti zâhir olur.

İkincisi: Mârifet ilmini öğrenmektir. Mârifet ilmi: Kelâm ilmi ve diğer ilimler demek değildir. Mârifet ilminin başı ilahi san'atın acâibi üzerinde tefekkürdür. Kul tefekkürle Zât-ı Hakkın Celâl ve Cemâline doğru terakki eder. Esmâ ve sıfatın hakikatlerine vakıf olur. Bu ilim uzundur. Fakat daha kısa yoldan vâsıl olmak mümkündür. Ârif bir üstâd-ı kâmil bulur. Terbiyesine girer. Fakat murdar şeyleri terk etmeyenler, hüsnü niyet sahibi olmayanlar üstâd-ı kâmili bulamazlar. Burası bir tuzak değildir ki av gelip oraya düşsün. Nasıl rızkını aramak için ticâret gibi kazanç yollarını araştırıyorsa, bunu da araması lâzımdır. Mârifeti arayan da bu iki yoldan birinde aramadıkça aradığını bulamaz ve ele bir şey geçmez.

Allahü Teâlânın muhabbeti olmadan âhiret saadetine erişebileceğini söyleyen câhilce bir laf etmiş olur. Âhiret Cemâl-i hazreti ilahi âlemidir ki, bütün güzellikler orada zâhir olur. Mes'ud ve bahtiyar odur ki, kendini o âleme göre hazırlar.

İşte bütün riyâzatlar, ibâdetler, mârifetler bu âlem ile o âlem arasındaki münasebeti temin etmek içindir, O' nun muhabbeti ise bu münâsebetin ta kendisidir. İnsan bu dünyada ne durumda ise, âhiretde de o durumda olacaktır. Ancak âhiretde bu dünyadaki durumunun hakiki vechesini görecektir. Ayeti kerimede buyuruluyor: "Nefsini temizleyen muhakkak felah bulmuştur."(Sûre-i Şems, 9) (Faslül hitap tercümesi 328/332.)

Kur'ânı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

Bugün mülk ü saltanat kimindir? El-Vâhidu'l Kahhar Allah'ındır.

Onlar, Allahü Ekber sözünden -hâşâ- O, kendinden başka şeylerden büyüktür, mânâsını anlamazlar. Vücûd âleminde ondan başkası yoktur ki O' ndan büyük olsun. O' ndan başkasının varlığı da yoktur. Mevcûd ve vâcibul vücûd ancak kendisidir. O, kendisine izâfe ve mukayese yoluyla ekber denilmesinden de büyük ve münezzehdir. O, büyüklüğünün künhü idrâk olunamayacak kadar büyüktür. Bir nebinin, bir meleğin idrak edemeyeceği büyüklüktedir. Kendisini ancak kendisi tam olarak tanır. Allah'ı kendisinden başkası bilemeyeceği için O' ndan büyük yoktur.

İşte ârifler hakikat semâsına yükseldikten sonra cümlesi birden ittifakla el-vâhidül-Hak sübhanehu ve Teâlâ hazretlerinden başka bir varlık görmemişlerdir. Kimisi bu müşâhedeye ilim ve irfan yoluyla ermiş, kimisi de hâl ve zevk yoluyla ermişlerdir. Kesretden tamamen kurtularak ferdâniyyet-i mahzaya mustağrak olmuşlardır. Akılları o hususda kemalini bulmuş ve vahdet-i ilâhiyye karşısında mebhût kalmışlardır. Ve zikrullahdan başka yapacak bir iş bulamamışlardır. Kendilerini unutmuşlar ve Allahü Teâlâdan başka hiç bir şeye iltifat etmemişlerdir. Kimi vakit sekre tutulup, akıllarının murakabesinden çıkdıktan sonra, birisi Enel hak demiş diğeri de "Subhanî ma a'zame şani" demiştir. Aşıkların sekr hâlindeki sözleri tayyolunur, hikâye olunmaz. Sekr hâlinden kurtulup da yeryüzünde Allah'ın mizânı olan aklın murakabesi altına girdikten sonra, bunların hâkiki manada ittihâd değil, ittihâd ve benzeri olduğunu anlarlar. Aynaya bakan, fakat aynayı görmeyen insan, onda gördüğü sûreti, aynanın sûretiyle ittihad etmiş sanır. Fakat aynayı ve kendini bilen ve bu işde rusûhu bulunan ise böyle bir hataya düşmez. Sonra bu sözleri söyleyenler sahva geldikleri yani o halden çıkıp aklın murakabesine girdikleri vakit söylediklerinden istiğfar etmişlerdir. Galebe geldiği vakit o hâlin sâhibine bakıp bu hal fenâ hâlidir derler. Hatta o fenâ ul fenâdır. Çünkü o hem kendinden, hem de fenâsından fani olmuştur. Çünkü o galebe hâlinde kendinin duyamadığını da duymamaktadır. Eğer kendini duyamadığını anlarsa, kendini duymuş, bilmiş olur, bu sözlere lüzûm kalmaz. İşte böyle bir hâle mustağrak olanın bu hâli mecaz lisanıyla ittihat, hakikat lisanıyla tevhid diye adlandırılır. Bu hakikatlerin ötesinde daha nice sırlar vardır ki izâhı uzun gider.

Bahaeddin Nakşibend kuddise sirruh hazretleri, "Hallaç Mansur bizim zamanımızda gelmiş olsaydı biz onun Enel Hak demesini önlerdik." buyurmuşlar.

Muhterem üstazımız Mahmûd Sami Ramazanoğlu hazretleri bağlılarından birisinde bu Enel Hak hâli tecelli etti. Fakat bunu sultan-ül ârifin olan muhterem üstazımız kat'ıyyen hoş karşılamadılar, ısrarla "hayır Entel Hak demesi lâzımdır buyurdular." Kısa bir zaman sonra o kimseden Cenab-ı Hakkın izni ile sekr hâli alındı, rahata kavuştu ve sükûnet buldu.

Hüccet-ül İslam el Gazzâli kuddise sirruh buyurur ki:

"Kâinâtın bütün acaiblikleri O' nun eseridir. İnsan vücûdunun terkibini ve azâsının vazifelerini bilmek ki buna İlmi teşrih derler. Bu ilme dalan bir kimse, Cenâb-ı Hakkın san'atının inceliklerini görür. Allah'ın mahlûkatının tafsîline girerse ve bunları anlarsa sıfâtı ilâhiyyeyi anlama yoluna erişmiş olur.

Cenâb-ı Hakkın hikmetini, kudretini, lütfunu, re'fet ve rahmetini o derece müşahede eder ve tıp ilminde üstâd olur. Teşrih ilmini bilmek, nefsin yani kendini bilmenin kapısıdır. Lâkin bu ilim, gönül ilmine göre muhtasardır yani pek kısadır. Çünkü vücûd bir binektir. Süvarisi ise gönüldür. Binek için yaratılmıştır.

Mârifet ve müşâhede de müşterek bir durum vardır. Aynı mârifet başka bir yerde karşısına

bir başka türlü çıkar. Bunun evvelkisi ile hiç alakası yoktur. Halbuki aynı şeydir. Bu bir ağacın tohumu gibidir.

Mârifet bu âlemde, nasıl yönlerden temizlenmiş ise müşahede de öbür âlemde yönlerden münezzehdir.

Didâr görmek, mârifete bağlıdır. Her kimin mârifeti yoksa Didârdan perdelenmiştir. Her kimin mârifeti tam ise Didâr ona tam görünür.

"Allah insanlara umûmi olarak, Ebû Bekr'e ise husûsi olarak tecelli eder" hakikatini Cenabı Peygamber efendimiz buyurmuşlardır.

Didâr'ın halka değişik görülmesi şöyledir. Hak Teâlâ birdir. İnsanların sûretleri ise çok çeşitlidir. Birbirine tamamıyla benzeyen iki sûret göster! gösteremezsin çünkü her insan tekdir. Bir aynanın karşısında bu gerçek belli olur. Biri parlaktır, diğeri değil. Birisi doğrudur, diğeri doğru değildir. Bir gün olur, eğri de doğru olur. Güzelin her âzâsı mütenâsibdir ve her vakit rahatdır. Fakat güzel olmayanın bu noksanlığı, ona bizzat sıkıntıdır. Şüphen olmasın ki Didâr lezzetini peygamberler bulmuşlardır. Âlimlerin bulduğunu ise körler de bulmuşlardır. Müttaki ve âşık âlimlerin bulduğunu diğer âlimler de bulmuşlardır.

Fakat âriflere gelince, Allahü Teâlâ'nın bunlara dostluğu daha fazladır. Hangi ârifin dostluğu daha fazla ise, onun zevki daha fazladır. Didâr bundan sonra gelir. Onun tohumu daha başka bir mârifettir. Bir kimse ne kadar âşık ise onun duyduğu zevk o derecededir. Mârifet aşkı ile müşâhede aşkı birbirlerine bağlıdır. Fakat muhabbet ona yâr olmadıkça, mârifet saâdetin kemâli için kâfi değildir. Muhabbet gâlib geldikçe, gönülde dünya muhabbetinden eser kalmaz. Bu da zühd-ü takvasız ele geçmez. Zâhid olan ârifin lezzeti daha ileridir, daha kâmildir.

Sakın bir kitabda görünce veya bir kimseden işitince kendi mârifetini onunla mukayese ederek "Demek benim mârifetim şu derecede imiş" deme. Öyle dersen kendini aldatırsın ve zevkini bulamazsın. Eğer sana mârifetin hakikati bahsolunmuş ise onun tadını o zaman alırsın. Eğer bu cihanda mârifetini alıp da cenneti verelim derler ise, mârifeti tercih et. Mârifetin cennetten daha kıymetli olduğunu anlamak gayet güzel ve hoş kokulu bir yemeğin lezzetinden, açlığın lezzetinin daha üstün olduğunu anlamak gibidir ki bu iki zevk arasında bir münâsebet yoktur."

Didâr lezzeti ile mârifet lezzetini de buna kıyas et. [Tevhide Giriş Tercümesi (Fasl-ül- Hitâb)]