Ârif Kime Denir?

Ârif Kime Denir?

İbrahim Hakkı Erzurumî -kuddise sirruh- hazretleri buyurur ki:

Ârifin arası Mevlâsı ile iyi olduğu için halk ile de iyidir. Ârif cismini ve canını Mevlâsına adamış, her şeyini ona verip kendisi aradan çıkmıştır. Bu suretle Allah’a yakınlık mertebesine ermiş ve rahata kavuşmuştur. Ârifin kalbine marifet nuru indiği için onda dünyaya ait hiçbir arzu kalmamıştır.

Ârifin dili, Allah’ın zikriyle meşgul, kalbi sevgisiyle dolu, sırrı O’na sonsuz açıktır. Ârifin kalbi uyumaz, dünyaya meyli kalmaz. Çünkü gönlü muhabbet âleminden lezzet almış, aşk derdiyle dolmuştur ve kalbinin Allah’ın bakış yeri olduğunu bilmiştir. Allah’ın gayrısını atıp yükseklere çıkan, yakınlık havasını koklayan, üns ve huzur meclisine varan gönül, Hak’dan nasıl gafil olup halka meyleder?

*

Abdülkadir Geylânî hazretlerinin ârif hakkındaki sözleri:

– Fâsıkın yüzüne ancak ârif olan kişi güler.

Evet, ârif ona Allah’ın emrettiklerini emreder, yasak ettiklerini de yasaklar. Ayrıca fâsıkdan gelebilecek eza ve cefâlara da tahammül eder, katlanır. Bütün bunlara ise ancak Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerini tanıyanlar, yani ancak ârifler muktedir olabilir. Zâhidler, âbidler ve müridler ise buna katlanamazlar.

Ârifler nasıl merhamet etmesinler ki, onlar, rahmet, tevbe ve itizar mertebesindedirler.

Ârifin ahlâkı, Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin ahlâkı cümlesindendir. O, şeytanın, nefsin ve hevanın elinden günahkârı kurtarmak için çalışır.

Sizden biriniz, evlâdını bir kâfirin elinde esir olarak görse telâşlanmaz mı?

İşte ârif de böyledir.

Onun nazarında bütün insanlar evlâdları mesabesindedir. Onlara Allah’ın emirlerini ve yasaklarını bildiren lisanla hitab eder.

Sonra kendilerini kedere sevk edecek şeyleri bildirdiği ve duyurduğu için onlara acır. Onlarda Allah Teâlâ hazretlerinin fiillerini görür. Hüküm ve ilim kapısından kaza ve kaderin çıkmasını bekler. Fakat bunu gizler ve halka, emir ve nehiyden olan hükümle hitab eder. Sır, özden olan yani marifetullah ilmi ile hitab etmez.

*

Şöyle bir hikâye vardır:

Bir gün Mâlik bin Dinar, Sabit Benan’la Hasan Basrî ‘nin çağdaşı Râbia Hâtun’un yanına giderler.

Râbia Hâtûn, Mâlik b. Dinar’a şöyle der:

– Söyle bana, niçin Allah’a ibadet edersin? Buna cevap olarak Mâlik b. Dinar şöyle der:

– Cennete müştakım. Buna bir cevap vermeden Râbia hemen Sâbit’e dönüp:

– Oğlum, sen kulluk etmekte Allah’tan ne istiyorsun? deyince, Sabit:

– Cehennemden korkuyorum, diye cevap verir. Bundan sonra Râbia Hatun konuşmaya başlar:

– Mâlik, sen yalnız bir şeye tama’an çalışan işçiye benziyorsun.

Sabit! Sana gelince; sopa korkusundan iş tutan amele gibisin.

Bu sözler Mâlik ve Sabit üzerinde derin tesir yaptı. Sebebini sordular.

– Ya Râbia! Sen nasıl bir ibâdet edersin ki... Râbia Hâtûn bunlara şu cevabı verdi:

– Allah sevgisi ve ona karşı bol şevk ve aşk.

*

Mârifetullah vecd ilmidir.

Mârifetullah şevk ilmidir.

Mârifetullah aşk ilmidir.

Mârifetullah bir tattır. Ancak Halik Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, bu büyük nimeti dilediğine, sevdiğine tattırır. Bu tatma şahsa göre değişir. Bazı kimseler azıcık tadar, bazıları da doyuncaya kadar, bazıları da yetecek kadar tat alır. Bazılarına da sonuna kadar verilir, isterse aklı gitsin, isterse dağlara düşsün. (Mûsâ Topbaş, Tasavvuf ve Mârifetullah, s. 50)